TÜRKİYE’DE KENT TARİHÇİLİĞİ

Bu deneme, Türkiye’nin en büyük üç kentinin – İstanbul, Ankara ve İzmir – gelişme süreçlerinin karşılaştırmalı bir çözümlemesini ulus devlet içindeki kentsel gelişim farklılıklarının değil de, benzerliklerinin altını çizerek yapmayı amaçlıyor. Modernist meşruiyet anlayışı ve buna eşlik eden kurumsal çerçeveler, Türkiye’de kentsel gelişim bakımından merkezi bir önem taşımakta. Bu anlatının kökenleri, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlayıp Cumhuriyet’in ilanına dek süren ‘utangaç modernleşme’ye kadar giderken, vurgu, Türkiye’deki üç siyasi geçiş evresine yapılacak: 1923 ile 1950 arasındaki ‘radikal modernite’ süreci, 1950 ile 1980 arasındaki ‘popülist modernite’ süreci ve 1980’lerden bu yana sürmekte olan ‘modernitenin erozyonu’ süreci.

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun ulus devletler halinde çözülmesine tanıklık etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılındaki ilanı, geçmişin devamını içermekle birlikte, bazı belli bakımlardan bu geçmişten önemli bir kopuştu. Varılmak istenen zor amaç, sanayi öncesi bir imparatorluğu, ‘radikal moderniteyi’ temsil eden, bilim ve teknolojiye güvenerek vatandaşlarını Osmanlı İmparatorluğu’nun baskı ve kısıtlamalarından kurtarmış bir devlete dönüştürmekti. Cumhuriyet’in liderleri, kurumsal reformlar uyguladılar, ancak bu reformlar iyi bilinen kapsamlı bir siyasi kurama dayanmıyordu; bir ulusun inşasını, dört net stratejiyle tarif ettikleri sosyo-mekansal bir süreç olarak kavradılar.
Bunlardan birincisi, Ankara’nın cumhuriyetin başkenti olarak ilanıdır. Bunun nedeni, ulusal birlik duygusunun büyük liman kentlerinin kozmopolit atmosferi içinde inşa edilemeyeceği inancıydı. Ortaya çıkmakta olan orta sınıfın, bütün ülkeye örnek teşkil edebilecek yeni yaşam biçimleri ve değerleri yerleştirilebileceği umuluyordu. Böylece, yeni siyasi rejimin kaderi, Ankara’nın modern bir başkent olarak başarısına bağlanmış oldu.
İkinci strateji, Türkiye’nin iç pazarını birbirine bağlayan bir demiryolu sisteminin inşasıydı. ‘Utangaç modernite’ süreci sırasında, yabancı şirketler kırsal alanları liman kentlerine bağlayan demiryollarını inşa etmişler, bu yolla sömürgeci merkezler Osmanlı İmparatorluğu’ndaki etki alanlarını kendi ekonomilerine bağlamışlardı. Bu şekilde gelişen demiryolu şeması iç pazarın bütünleşmesinden çok parçalanması sonucunu doğurdu. Yeni Cumhuriyet yönetimi, iç pazar bütünlüğünü sağlayacak bir demir yolu programı uygulayarak, demir yollarının uzunluğunu iki katına çıkartmaya ve daha da önemlisi, liman şehirlerine açılan ağaca benzer sistemi, Ankara merkezli bir iç bağlantıları yüksek bir ağa dönüştürdüler.

Üçüncü strateji, demiryolu şebekesinin ulaştığı küçük şehirlerde fabrikalar kurarak, yabancı malların ithalini azaltmaya yarayacak devlet destekli bir sanayileşme programının geliştirilmesiydi. Dördüncü strateji ise ülkedeki şehirlerin çoğuna “halkevlerinin” açılmasıydı, bu odak noktalarının, modern yaşam kalıpları ve değerlerinin Türkiye’nin her yanına yayılmasına araçlık edeceği ümit edilmişti.
Cumhuriyet’in Modernleşme projesi, kapsamlı ve oldukça radikal olmakla birlikte, uygulanma başarısı, ekonomik düzeyin düşüklüğü ve sermaye birikiminin yavaş seyretmesi nedeniyle sınırlı kaldı. Bununla birlikte, Türkiye’nin üç büyük şehrinde önemli değişimler gerçekleşti. Cumhuriyet’in ulusal ekonomik politikaları, İstanbul ve İzmir gibi liman şehirlerinin önemini – ve bunun sonucu olarak nüfuslarını da – azaltmıştı. Ankara başkent yapılınca, İstanbul bütün idari işlevlerini yitirmiş, dolayısıyla iş alanları da azalmıştı. Buna rağmen, İstanbul ülkenin en büyük şehri olma durumunu korurken, İzmir yerini, kısa zamanda ülkenin ikinci en büyük şehri haline gelen Ankara’ya bıraktı.

Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda olduğu gibi, Türkiye de, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda, hızlı ve ani bir kentleşmeye maruz kaldı; Ankara ve diğer büyük kentler yılda yüzde altı oranında büyüdüler. ‘Popülist modernite’nin bu evresinde, bu göç eden nüfusa modernist meşruiyet çerçevesinde bir yaşam sağlamak için, resmî istihdam yaratacak alanlarla, büyümekte olan kent nüfusunu barındıracak konutlara ve alt yapıya yatırım yapılması gerekiyordu. Ancak bu unsurların gerçekleşmesi, henüz mevcut olmayan yüksek oranda sermaye birikimine bağlıydı. Bir başka temel zorluk, köyden göçenlerin kentteki yaşamlarını sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları eğitimden ve beceriden yoksun oluşlarıydı. Son olarak, ani ve hızlı nüfus artışı arsa spekülasyonunu artırıyor ve yükselen arsa fiyatları orta gelirli grupların karşılayabileceğinin ötesine geçiyordu, kentler imar sınırlarının dışına doğru taşıyordu. Hızlı ve ani kentleşmenin bu ilk yılları sırasında, Türkiye bir yandan da tek parti rejiminden, popülist eğilimlerin arttığı, kayırmacı ilişkilerinin egemen olduğu çok partili bir demokrasiye geçti. Bunların hepsi de, kentlerde ucuz iş gücü ihtiyacını artıran bir sanayileşme arayışına denk düşüyordu.

Aralarında profesyonel plancıların da bulunduğu orta sınıflar modernist meşruiyet çerçevesinin uygulanmasını desteklemelerine karşın, ani ve hızlı kentleşmeyle karşılaşır karşılaşmaz, ilk başta göçmenlerin köylerine geri gönderilmesinde ısrarcı oldular. Kentlere göç, bu tür istekleri absürtleştirecek düzeye ulaştığı zaman da, orta sınıflar, bu yeni kent sakinlerini kendi zihinlerine ‘kentteki köylüler’ olarak ‘hapsettiler’. Göçmenlerin, zaman içinde modernist meşruiyet modelleri içinde yaşamayı öğrenmeleri bekleniyordu. Ancak bu beklenti, kültürleşme (acculturation) kuramının önermelerine ters düşüyordu. Bu gruplar, iki kültürün karşı karşıya geldiği durumlarda birinin tamamıyla diğerine dönüşmesini bekliyorlardı. Bu kuramsal olarak olanaksızdı. Böyle bir beklentinin, yeni bir tür meşruiyet çizgisini arama ihtiyacını ortadan kaldırdığı düşünülebilir.

Bu dönemde, Türkiye’nin kentsel gelişimini anlamak için, merkezi hükümetin planlama ideolojisinin, orta sınıflar kadar bu yeni göçmenlerin kendiliğinden hareketleriyle de zaafa uğratıldığını göz önünde bulundurmak gereklidir. Planlama ideolojisi, bilimsel yöntemlerle hazırlanmış bir planın uygulanmasını gerektirmekteydi. Şehirlerin geleceği ile ilgili bu plan topluma açıklanacak ve fait accompli (emr-i vaki) biçimde sunulan gelişme faaliyetlerini dışlayacaktı. Bu durumda modernist meşruiyet, tek tek binalar, ölçeğinde inşaat ve iskan ruhsatları almak zorunluluğu getirilmesiyle uygulanacaktı. Ayrıca, kentleşme bakanlığı olarak işlev görecek olan İmar ve İskan Bakanlığı kuruldu. Bu süreçte, tarihi kent dokusunu korumak için yasalar çıkartıldı ve planlama eğitimi kurumsallaştırıldı. Her üç şehirde de, İller Bankası’nın bu kentlerden talep ettiği temel koşulu sağlamalarına yardım amacıyla Metropoliten Planlama Büroları (Nazım Plan Büroları) kuruldu: Kentsel alt yapıya fon sağlanabilmesi için, İller Bankası’na başvuranların bir şehir planı sunmaları zorunluydu.

Ancak, konuta, kitle ulaşımına ve planlamaya ilişkin pratikler kısa sürede, modernist meşruiyet çerçevesinin yetersizliğini çok çabuk gösterecekti. Hızlı ve ani kentleşmenin ilk ciddi sonuçları konut alanında görüldü. Bu soruna çare olabilecek iki tip spontan çözüm belirdi. Modernist meşruiyet kalıpları, kırdan gelenlere kentte yaşamlarını idame ettirme şansını vermediği için, kentler kısa süre içinde kayıt dışı gecekondu yerleşimleriyle çevrelendi. Yeni konutlara ihtiyaç olduğunu kabul eden popülist demokratik rejim, bu olguya, özellikle diktatörlüklere kıyasla daha anlayışlı yaklaştı. Türkiye’deki gecekondu mahallelerinin, Latin Amerika’daki benzerleriyle kıyaslandığında, nitelik ve görünüş bakımından daha üstün olmasının nedeni budur.
Bu kayıt dışı durumu modernist meşruiyet çerçevesinden doğan planlama mevzuatına uydurabilmek için, hükümet gecekondu yerleşimlerinin bazılarını geçmişe dönük olarak meşrulaştıran bir dizi af yasası çıkardı. Fakat, yeni gecekonduların inşası devam etti. Zaman içinde, gecekondu alanları kısmen piyasa ve siyasal süreçlerle ilişki kurarak gecekondu yapımını sürdürmeye çalıştılar. Gecekondu yapımında tıkanmanın nedeni arazi sağlanmasında karşılaşılan zorluklardı. Bunu siyasi yandaşlık karşılığında gecekondu yeri sağlayan radikal gruplarla ilişki kurarak aşmaya çalıştılar.

Konut soruna çözüm olarak gelişen spontan ikinci çözüm yapsatçı stratejidir. Bu strateji, tek bir parsel üzerine inşa edilmiş tek bir binanın tek bir isim üzerinden ruhsat alabilmesi imkanı ani ve hızlı kentleşme nedeniyle yükselen arsa fiyatları yüzünden ortadan kalkınca, konut sıkıntısından etkilenen orta sınıflar tarafından geliştirilmişti. Yapsatçı çözüm, orta sınıfların tek bir arsa parselini sahipliklere bölerek masrafları paylaşmasını mümkün kılıyordu. Küçük ölçekli müteahhitler, arsa sahiplerinden belli sayıda daire karşılığında arsayı alıyorlar ve üzerine çok katlı apartmanlar inşa ediyorlardı. Arsa sahiplerine verilen dairelerden arta kalanlar ise piyasaya sürülüyordu, doğal olarak şehrin eski kesimlerinde değerler en yüksek düzeydeydi. Bu durum, yetersiz alt yapıya sahip ve yoğunluğu planlarda öngörülenden çok daha fazla olan konut bölgelerinin gelişmesine yol açtı. Gecekondularla kıyaslandığında bu kendiliğinden gelişmeyi modernist meşruiyet modellerine daha uyumlu olarak sunmak daha kolay olduğu için de, hükümet bir binanın tapusunun birden fazla isim üzerine çıkartılmasını sağlayan ve apartman binalarının yönetimini düzenleyen kuralları da içeren bir kat yasası çıkarttı. Yeni imar planları sayesinde, üç büyük şehirdeki çok katlıların sayısı arttı, bina yoğunlukları fazlalaştı, böylece yapsatçı konutlaşma, modernist meşruiyet modelleri ile görünüşte uyum içinde kalmış oldu.

Bir başka kendiliğinden gelişme dolmuştu. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda, kent içi ulaşım talebi, hızlı nüfus artışı ve nüfusun kontrolsüz bir şekilde yayılışıyla birlikte artınca, dolmuşlar ve minibüsler, kent içi ulaşımın yetersizliğine karşı bulunan bir çözüm oldu. Belediyeler, kamu taşımacılığını artan talebi karşılayacak şekilde yaygınlaştırma imkanına sahip değillerdi ve dolmuş/minibüs – küçük girişimciler tarafından önce eski taksilerin daha fazla yolcu alacak şekilde tadil edilmesiyle başladı, daha sonra özel olarak üretilen minibüsler – bu boşluğu doldurdu. Dolmuş ücreti paylaşıldığı için, orta ve düşük gelirli yolcular tarafından karşılanabilir düzeydeydi. Yerel yönetimler, kamu taşımacılığının yetersizliği nedeniyle dolmuşun gelişimini engelleyemediler, bunun yerine ilan ettikleri dolmuş/minibüs hatlarında dolmuş sistemini kendileri düzenlediler.

Bu tür aniden ortaya çıkan çözümler, en büyük üç şehrin birbirine benzer büyüme kalıpları göstermesine neden oldu: kentin, kent içi oto yolları boyunca yayılması, yüksek yoğunluklu kent içi yapılaşma, ve merkezi iş alanlarının yüksek gelirlilerin yaşadıkları mahallelere doğru kayması bu benzerlikler arasında sayılabilir. Bu büyüme modeli, şehirlerin yüksek yoğunluklu merkezi alanlarında sosyal hizmetlerin sağlanmasını yetersiz hale getirdi, yeşil alanlar imar tarafından teslim alındı, trafik sıkışıklığı arttı ve yapsatçı apartman bloklarının şehrin tarihi dokusunu tahrip etmesi nedeniyle kentler kimliklerini kaybetmeye başladılar. Gecekondu yerleşimleri de bu kentleri çevreliyordu. Üç büyük kentin nüfusu çok büyük ölçüde arttı, İstanbul, Ankara ve İzmir metropoliten kentler haline geldiler. Ancak bu şekilde büyüyen kentler, sanayi ekonomilerinin sahip olduğu metropollerin yapısal özelliklerini taşımazlar; bu nedenle, bu kentleri aşırı büyümüş sanayi kentleri olarak adlandırmak daha uygun olur.
Böyle bir durumda modernist meşruiyeti sürdürme çabaları, temelde planlama o dönemde meşru bir siyasi çözüm olarak görüldüğü için, yeni planlama yaklaşımları geliştirilmeye çalışıldı. Kısmi imar planlarının yerel aktörler tarafından uygulanışı, bu çerçeveyi tehlikeye soktu. Henüz ortada, ellerinde önemli miktarda sermaye bulunan büyük ölçekli müteahhitler de yoktu. Bunun yerine, büyük şehirlerin imarı çok fazla sayıda küçük ölçekli projeyle gerçekleşti. Bunlar, kentsel imar planlarını yok sayarak bir fait accompli mekanizması işlevini gören özel emlak yatırımları tarafından yüklenildi. Kısmı imar planlarında rol oynayan küçük ölçekli sermaye sahipleri, genellikle popülizm bağlamı içindeki siyasi kanalları kullandılar.

Güçlü siyasi aktörler ise, yine kentsel planlamayı yok sayan büyük ölçekli imar operasyonlarıyla saygınlık arayışına girdiler. ‘İmar operasyonları’ uygulanırken, öncelik, planlama yönetimini ya da yasanın gereklerini bir yana bırakmak pahasına halkın gündelik sorunlarını çözmeye verildi. Bu tür geniş ölçekli imar tatbikatları sadece İstanbul’da uygulandı – örneğin 1956-1960 arasında Menderes Operasyonu, 1967-1973 arasında Başbakan Süleyman Demirel tarafından yaptırılan Boğaz Köprüsü ve Çevre Yolları gibi – ancak uzun soluklu olarak sürdürülemedi ve dört beş yıllık süreçler içinde de profesyonel çevrelerde giderek büyüyen direniş nedeniyle genellikle terk edildi.

1980’de uygulanmaya başlayan dışa açık, ihracat yönelimli ekonomik politikalar, Türkiye’nin yeni ekonomisini belirledi. Devlet girişimciliği ortadan yavaş yavaş kalkarken, öncelik özel sektöre verildi. Bu dönüşüm, Türkiye’nin dünya ile kurmuş olduğu ilişkinin radikal bir şekilde değişmesine yol açacaktı. Yaklaşık on yıl kadar sonra, sosyalist blokun çözülmesi ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi Türkiye’nin ekonomisini dışa açması için yeni önemli fırsatlar sağladı. Türkiye dünyayla birlikte sanayi toplumundan bilgiye dayalı ekonomiye geçişi, Fordist tipte üretim düzeninden, çok daha esnek üretim tiplerine ve ulus devletlerden oluşan bir dünyadan, küreselleşmiş bir dünyaya doğru ve nihayet modernizmden postmodernizme geçiş halinde yaşadı.

Türkiye’nin bu yeni dünyaya uyum sağlama çabası, yerleşim kalıplarında önemli değişimlere yol açtı. ‘Radikal’ ve ‘popülist modernite’ dönemlerinde, Türkiye kendi iç pazarında entegrasyon sağlamıştı. Türkiye, ekonomisini dünya piyasalarına açar ve küresel sistemlere entegre ederken, nüfusunun bölgesel dağılımı da değişti: nüfus, güney ve batıdaki sahil kentlerinde yoğunlaştı ve İstanbul da ani ve hızlı bir şekilde büyümeye başladı. Bu sayede, İstanbul, 1920’lerde gerçekleşen Sovyet ve Türk devrimleri sırasında kaybetmiş olduğu işlevleri geri kazanmaya başladı. Bu dönüşümler, İstanbul’a, kent planlama çevreleri her ne kadar ‘dünya kenti’ kavramını kullanmayı tercih etseler de, dünyanın diğer mega kentlerinin yanında küresel bir kent konumunu kazandıracaktı.

1980’den sonra Türkiye’nin kentlerinin yapısını ve yayılmasını tayin eden süreçler de önemli bir değişikliğe uğradılar: Kentler, binaların teker teker eklenmesi ve bireylerin ya da küçük ölçekli müteahhitlerin kararları yoluyla büyümek yerine, büyük kurumların veya güçlü aktörlerin yatırımlarıyla dönüştürülmeye başlandı. Kentler artık yeni kurumsal düzenlemeler ve yeni bina sunum yöntemleriyle inşa edilen kentsel parçaların eklenmesi ile büyüyebilecekti. Bunların en önemlisi, “yap-sat” sonrasında türetilen toplu konut modeliydi. Toplu konut modeli, sadece ikamet amaçlı konut inşaatı için kullanılmadı, iş hayatının ihtiyaçlarına da uyarlandı. Buna sanayi ve depolama bölgeleri, toptan ticaret merkezi, nakliye hizmeti, uzmanlaşmış üretim için kurulmuş siteler ile serbest üretim ve ticaret bölgeleri de eklendi. Bunların her birinde, böylesine büyük ölçekli faaliyetleri gerçekleştirebilmek için küçük ölçekli müteahhitler ve hatta bireyler, kooperatifler kurdular ya da diğer kurumsal yapılar halinde örgütlendiler.

Bütün gerekli tesisleri ve alt yapısı haiz, kendine yeterli bu yeni iş merkezlerinin yaratılması, tarihi merkezi iş alanlarının rolünü azalttı. Bunun İstanbul’da en çarpıcı örnekleri Eminönü ve Beyoğlu gibi eski şehir merkezlerinin yeni kontrol ve yönetim gerekliliklerini karşılayamayışıyla ortaya çıktı. Boğaz’ın batı yakasında, Mecidiyeköy ve Maslak aksı boyunca yerleşen gökdelenlerden oluşan yeni iş merkezleri inşası sırasında, kuzeyde yer alan yüksek gelirlilerin yaşadığı yeni konut bölgelerine erişim sağlanması İstanbul’un yeni bulduğu büyük miktarda sermayeyi harekete geçirebilme kapasitesi sayesindeydi.

Bu büyüme süreci sırasında, Türkiye’nin üç büyük kenti, yalnızca yeni bölgelere yayılma göstermedi, eski kent bölgelerinde de önemli dönüşümler yaşamaya başladı. Bu dönüşümü üç önemli unsur tayin etti. Birincisi, İstanbul’u ve daha küçük ölçekte Ankara ve İzmir’i aşırı büyümüş sanayi kentlerinden kentsel bölgelere dönüştüren yeni gelişme dinamikleriydi. Örneğin, kentin en eski iş merkezi olan Eminönü üretim ve hizmet fonksiyonlarının bazılarını kaybetmiş olsa da, yeniden önemli turistik ve kültürel roller üstlendi. Benzer bir süreç Beyoğlu’nda da yaşandı.
Bir ikinci değişim, kentlerin toplu taşımacılık projelerini gerçekleştirmek için büyük miktarlarda borç alarak sağladıkları ulaşım alt yapısında meydana geldi. Bu durum, Cihangir ve Kuzguncuk örneğinde görüldüğü gibi, şehir merkezine yakın bölgelerin mutenalaşmasına yol açtı. Üçüncü faktör ise çevreseldi ve deprem tehlikesine vurgu yapmaya gayret ediyordu. Örneğin, son dönemde eski gecekonduların ve standardı düşük diğer binaların sağlıksız durumlarının düzeltilmesi için giderek artan bir kaygı söz konusu olmaktadır.

Peki, bu kentlerde modernist meşruiyetten ne anlamalıyız? Gelişimleri kentin çevresine ve dönüşümleri hala devam etmekte olan merkez bölgelerinin ötesine yayıldıkça, izinsiz inşaatlar sadece gecekondulara özgü olmaktan çıktı. Kayıt dışı inşaatlar İstanbul’un en varlıklı bölgelerinde bile artarak devam ediyor. Böylece gecekondu yerleşimlerinin modernist meşruiyet modelleri çerçevesine dahil olması beklenirken, bunun tam tersi yaşanıyor.
Bir kent eğer tek tek binaların eklenmesiyle büyüyorsa o kentin büyümesini denetlemek ve planlamak olanaklıdır. Ama kentin güçlü aktörlerin inşaa ettiği büyük parçaların eklenmesiyle büyüdüğü durumlarda dondurulmuş planlarla kentin büyümesini yönlendirmek olanaklı olmamaktadır. Türkiye’de kentlerin büyümesi, gerekli yüksek arsa fiyatlarını ödemekten çekinen güçlü aktörler tarafından kontrol edilmektedir. Böylece, bir girişimci plan dışındaki geniş bir arazi parselini satın alındığı anda kente karşı bir fait accompli yaratmaktadır.

Gelişmiş demokrasiler, artık kentsel gelişimi bir kenti sanki zamanın içinde donmuş gibi sunan modernist planlarla kontrol etmenin mümkün olmadığını, kentlerin büyümesini modernist planların değil, halkın katılımıyla hazırlanan, müzakere edilebilen stratejik planların ve üzerinde dikkatle düşünülmüş demokratik bir sürecin yönlendirdiğini görmüş durumdalar. Ancak, Türkiye’deki plan uygulamalarının, gelişmiş demokrasilerde görülen şeffaf süreçlerle karıştırılmaması gerekir. Türkiye’de bir belediye başkanı yetkisini her zaman şeffaf bir şekilde kullandığı söylenemez. Bu sırada, kent halkı adına, ulusal sorumluluğun dağıtılması (adem-i merkeziyet) ve katılımcı bir demokrasinin gereği olarak belediye yetkilerinin artırılması talebi, keyfi güçlerin bu türden suistimallerini bazen daha da artırmalarına yol açıyor. Bunun nedeni, Türkiye’de kent yönetimlerinin henüz tam olarak demokratikleşmemesi ve belediye başkanlarını çok güçlü otoritesinin birçok durumda, kentlilerin katılımının geliştirilmesi yerine yerel derebeylikler yaratmış olmasıdır.

 

Bu kent anlatısı, tıpkı bir insanın ömrünü anlatırcasına, Türkiye’nin üç büyük kentindeki 80 yıllık gelişimi kapsıyor. Bu anlatı, çok kısa zamanda ve diğer Avrupa şehirlerinde var olandan daha elverişsiz bir sermaye birikimi ile gerçekleşmiş bir modernleşmenin, demokratikleşmenin ve kentleşmenin öyküsü.

Bu deneme yazarın yakında Harvard University Press tarafından yayınlacak olan ‘The Turkish Triangle: Ankara, İstanbul, and İzmir at the Gates of Europe’ adlı eserinde yer alan ‘An Exploratory Approach to Urban Historiography through a New Paradigm: The Case of Turkey’ bölümünden uyarlanmıştır.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde şehir ve bölge planlama eğitimi veren Profesör Doktor İlhan Tekeli, Türkiye Bilimler Akademisi üyesidir. Türk Tarih Vakfı’nın kurucu başkanı olan Tekeli, İstanbul’da bulunan HABITAT II Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı’nın Ulusal Komitesi başkanıdır. Şehir ve bölge planlama, planlama kuramı, makro coğrafya, göç, Türkiye’de yerel yönetimler, Türkiye’nin ekonomik tarihi üzerine yazıları bulunmaktadır.