İSTANBUL’U DEŞİFRE ETMEK

Uzun yıllar yaşadığınız bir kenti değerlendirmek zordur. Onu güzel veya çirkin yapan tüm detaylara alışmış olursunuz. O devasa organik mekanizmanın bir sakini olarak, nelerin iyi işlemediğini bildiğiniz gibi ona şahsiyet kazandıran tüm karakteristik özelliklerinin de farkındasınızdır.

Dünyadaki mega kentler liginin bir üyesi olarak İstanbul, Avrupa ve Ortadoğu’nun iş, ulaşım, kültür ve turistik merkezlerinden biri olarak kabul edilmekte. Diğer mega kentler gibi İstanbul’un da gerçek nüfusu kesin olarak hesaplanamıyor. Resmi rakamlar bile 40 Avrupa ülkesinden daha kalabalık olan bu kentin nüfusunun 12 ila 14 milyon arasında dalgalandığını belirtmekte. Kent, o kadar büyük ki, komşuları Tekirdağ ve İzmit’in arasında 100 km uzunluğunda bir alanı kaplayarak Kuzey Marmara megalopolisini oluşturuyor. 1950’den sonra başlayan kırsal göçten sonra, İstanbul’un hızla artan nüfusu, gecekondu gibi yasa dışı yerleşimler türetti. Bu da, ormanların tahribatı ile ulaşım, sağlık ve eğitim hizmetlerinde aksaklıklar gibi pek çok kentsel soruna neden oldu.

İstanbul halen 39 ilçe belediyesini koordine edebilecek onaylanmış bir stratejik nazım planına sahip değil. Buna rağmen yabancı yatırımcılar kentin hızla büyüyen gayrimenkul pazarına girmeye can atıyorlar. Bunun tek nedeni, İstanbul’un hala yurtiçi ve yurtdışından gelecek yeni sakinleri için olduğu kadar, Avrupa ve Ortadoğu merkezlerine yer arayan küresel şirketler için de bir mıknatıs gibi davranması. İlginçtir ki, İstanbul gene de dünyada yaşanabilir en iyi kentler sıralamasında yer bulabilmiş değil. İstanbul’daki yaşam kalitesi Vancouver, Kopenhag veya Londra’nın çok altında kalmakta. 2008 Mastercard Dünya Ticaret Merkezleri Raporu’na göre, suç oranı çok düşük olmasına rağmen yaşam kalitesi açısından İstanbul değerlendirilen 75 kent içinde 57. sırayı almış. Elli yıldan uzun bir süredir, İstanbul, kentin çeperlerinde gelişen yasadışı yerleşimlerle baş edememiş olmasına rağmen, belediyeler bu bölgeler de dahil olmak üzere neredeyse nüfusun tamamına temiz su, kanalizasyon, ve elektrik hizmetleri sağlayabilmekte. Tüm bunlar göz önüne alındığında İstanbul’da neyin nasıl çalıştığına dair tatmin edici yanıtlar henüz alınabilmiş değil.

İstanbul’un en belirgin benzersiz özelliği coğrafyasıdır. Bu kenti diğer mega kentlerden ayıran en güçlü faktör olan topografyayı oluşturan elemanlar; tepeler, vadiler ve Boğaziçi’nin kıvrımlı yapısı, kentin dokusunu dramatik olarak şekillendirir. Yerleşimler, ulaşım hatları ve hatta ekoloji tamamen topografyaya bağımlıdır. Arazi yapısı, yönelim hissini yaratarak kent sakinlerinin zihnine bir harita kaydeder. İstanbul’da yaşayan biri daima suyun varlığının farkındadır. Herkes bilir ki, vadilerin eğimleri takip edildiğinde Boğaz’ın veya Haliç’in kıyılarına ulaşmak, tepelere çıkıldığında da suyu görmek mümkündür. Kentteki su yollarının, denizin ve yükselen topografyanın sayesinde, İstanbul’da yaşayan herkesin, sosyal veya ekonomik sınıf farkı olmadan, erişebildiği manzara, her yerde hazır ve nazır bir kentsel elemana dönüşmüştür. Üstelik bu eleman kentin dinamik topografyası sayesinde tek bir manzara yerine binlerce farklı manzaradan oluşur.

Bu eşzamanlı veya ardışık manzaralar silsilesi, kenti neredeyse bir sahneye dönüştürerek sakinlerinin kenti görsel duyularla deneyimlemesini ve tüm kenti bir bütün olarak algılamasını sağlar. Üstelik İstanbul’da bu deneyim, Eyfel kulesi veya London Eye gibi ikonik bir yapıya gerek kalmadan gerçekleşir. Öyleyse, toplu ulaşım için pek çok sorun doğurduğunu kabul etsek de, İstanbul’u özgün kılan en önemli faktörün topografya olduğunu iddia edebiliriz. Yine de, imar kuralları yazılırken veya nazım planlar yapılırken İstanbul’un bu özelliği belediyeler tarafından yeterince takdir edilmez. Genelde, bina yüksekliklerinin sadece arazi alanlarıyla orantılandığı imar kuralları yazılırken, kent düz bir kağıt gibi algılanır; topografyanın yaratabileceği avantajlar çoğunlukla gözardı edilir ve hatta bu imkanlar temizlenmesi, kazınması veya aşılması gerekli engeller olarak görülür.

İstanbul’un bir diğer önemli özelliği ise daha az belirgindir ve açıklaması daha zordur. Bu özelliği analiz edebilmek için ilk başta tuhaf gelebilecek bir benzetme kullanmayı deneyeceğim: İstanbul, ortasından mavi bir kurdele ile sıkılmış buruşuk bir kumaş gibidir. Uzaktan bakıldığında, bu kumaşın homojen bir dokusu ve kendine ait bir rengi olduğu görülür. Ancak yakından incelendiğinde, bu kumaşın tek parça bir kumaş olmadığı, aslında birbirinden çok da farklı olmayan renklere, tonlara, dokulara ve şekillere sahip kumaş parçalarından oluştuğu anlaşılır. Ancak bu parçalar, kentlerdeki çeşitliliği tarif etmek için sıklıkla kullanılan kırkyama veya patchwork benzetmelerindeki gibi düz açılı parçalar değildir. Bu kumaştaki şekil ve doku daha çok kamuflaj desenindeki amorf lekelere benzer. Bu desendeki bir tabaka kentin sosyal dokusuna tekabül eder, diğeri kentin topografyası ile çakışır, bir diğeri ise yapılı çevresini tarifler. Bu katmanlar ve şekiller belirgin kurallara sahip değildirler. Tüm beklentileri boşa çıkaran kural tanımaz bu desen, İstanbul’u sürpriz dolu ve dinamik bir kent yapar.

Örneğin, Taksim-Harbiye aksının sonunda şehrin en pahalı dükkanlarının yer aldığı Nişantaşı bulunur. Buranın biraz yanında Feriköy-Pangaltı bölgesi, grid düzenli bitişik nizam apartmanları ve Nişantaşı’na kıyasla nispeten düşük gelirli sosyal yapısı ile Dolapdere’ye inen eğime yerleşmiştir. Ancak Taksim-Harbiye aksının diğer tarafı beş yıldızlı otelleri, açık hava tiyatrosu, kongre ve konser salonları ile bambaşka bir profil oluşturur. Bu şekilde zıt çakışmalara kentin hemen hemen her yerinde rastlamak mümkündür. Bir zamanların en moda mahallesi iken, çöküntü bölgesine dönüşen ve son yıllarda mutenalaşmış Cihangir’in hemen altında, daha düşük gelir nüfusunu barındıran Tophane uzanır. Tophane’nin hemen kenarında ise denize cephesi olan banka ve şirketleri barındıran yapılar yer alır. Bu değişimleri çok kısa mesafelerde yaşatan farklar, kenti tamamen tahmin edilemeyen bir yapıya dönüştürür. Değişen mimari stiller, sokak dokuları, topografik özellikler, mahalle ölçekleri ve yoğunlukları herhangi bir kurala sahip değildir ve bu bölgelerde yaşayanların sosyal ve ekonomik düzeyleri ile de genellikle çakışmazlar. Belki, bu desenin mantığının bugüne kadar belediyelerce yeterince incelenmemiş olması nedeni ile bu kentin nazım planı hiç bir zaman bitirilememekte.

Akademik çevrelerce genel kabul gören batı kaynaklı kent bilimi terminolojisinin İstanbul’daki durumu açıklamaya yetmediği aşikardır. Örneğin, İstanbul’da halkın İtalya’daki veya Orta Avrupa kentlerindeki gibi kamusal mekan olarak kullanabileceği meydanların yokluğundan bahsedilir. Ancak, İstanbul’daki kamusal mekan kullanımı batı terminolojisinden oldukça farklıdır. İstanbul’da çoğunlukla kamusal mekanlar durağan ve çeperleri tanımlı meydanlar değillerdir. Tam tersine, kamusal mekanlar daha çok insanların hareket halinde olduğu akslar ve bu aksların kesişimlerindeki kavşaklardır. Bu gibi nedenlerden ötürü, ortogonal zonlama prensipleri, mutenalaşma ile baş etme stratejileri veya batı kentlerindeki diğer kentsel taktikler ve metotlar genellikle İstanbul bağlamında yetersiz veya başarısız olur.

Sayılan bu nitelikler göz önüne alındığında, İstanbul’un kendi kentsel diline ait gramerini ve sözlüğünü yaratması gerektiği iddia edilebilir. Bunu geliştirmek için de henüz etraflıca ve kritik olarak analiz edilmemiş kendinden menkul kodların deşifre edilmesi gereklidir. Söz edilen bu kamuflaj deseninin deşifre edilmesi birden fazla mesleki disiplinin koordineli çalışmasını gerektiren kritik bir tahkikattır. Bu araştırma sadece mimar ve kent plancılarının omuzlarına yüklenmemelidir çünkü kent sadece binalardan ve sokaklardan oluşan taştan bir organizma değildir. Sosyologlar, ekonomistler ve hatta psikologlar kentin birbirinden farklı ve aslında uyumsuz parçalarının nasıl olup da bir arada çalışabildiğini analiz etmeli, bu kumaştaki parçaların tekil tonları, renkleri ve dokularının yanı sıra, bu parçaları bir arada tutan dikişlere de ayrıca önem vermelidir. Sosyal, ekonomik, fiziksel ve coğrafi tabakalara denk düşen amorf şekillere sahip bu parçalar arasındaki dikişler, İstanbul diye nitelendirdiğimiz kamuflaj desenli kumaşı bir arada tutan kuvvetler olabilir.

Ömer Kanıpak, MIT Mimarlık Fakültesi’nde Master’ını tamamladıktan sonra Arkitera Mimarlık Merkezi’ni kurmuştur. Şu anda, merkezin uluslararası ilişkiler ve eğitim projeleri ile ilgilenmektedir.