Kentsel Bİr Çağ İçİn Yeşİl Ekonomİ

Şehirler toplumumuzun insani yaratıcılık, etkileşim, ekonomik etkinlik, bilim, çeşitlilik ve kültür merkezleridir. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası artık kentlerde yaşamaktadır ve 2006 Dünya Kentlerinin Durumu raporunda da belirtildiği üzere az gelişmiş ülkelerde kentsel ekonomik etkinlikler gayri safi milli hâsılanın yüzde 55’ini, orta gelir düzeyli ülkelerde yüzde 73’ünü, gelişmiş ülkelerde ise yüzde 85’ini teşkil etmektedir. Yani, şehirler pek değerlidir.

Şehirler aynı zamanda sektörel politikaların tasarımı ve uygulanması söz konusu olduğunda – su, ulaşım, iletişim, enerji, atık yönetimi ya da inşaat konularında – önünde sonunda geleceğimizi iyiye ya da kötüye yönlendirecek olan kritik coğrafi birimlerdir. Önümüzdeki birkaç on yıllık süre boyunca, iklim değişikliklerine bağlı olarak meydana gelecek afetlerin, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde, şehirler üzerinde önemli ölçüde ekonomik ve insani etkileri olacaktır. Yani, şehirler risk altındadır.

Şehirler aynı zamanda çevre ve kalkınmayla ilgili bir dizi sorunun en kaba ifadelerini buldukları mekânlardır – hava ve su kirliliği, enerji tüketimi ve ulaşımdan kaynaklanan sera gazı salınımı, toplumsal dışlama ile gecekondu alanlarının genişlemesi, suç oranında artış ve yoksulluk. Kirletici salınımların dörtte üçünün şehirlerden yayıldığını fark ederek, şehirlerin John Sachs’ın tabiriyle ‘büyük hamle’ye (big push) girişilmesi gereken yerler olduğunu da düşünmeliyiz. Şehirlerimizi ‘yeşillendirmek’ yalnızca hızlı bir biçimde çok yönlü iktisadi kazançlar getirmekle kalmayacak, aynı zamanda şehirlerin iklim değişikliği üzerindeki etkisini ve dolayısıyla iklim değişikliğinin şehirler üzerindeki müstakbel de facto etkisini de azaltmış olacak.

İnsan yerleşimlerinden oluşan kümelenmeler, özellikle her gün 145.000 yeni kentlinin kentsel çağa girdiği gelişmekte olan ülkelerde yeşeren post-modern kültürümüzün yerleşik bir parçasıdır. Belediye başkanlarının yerel düzeyde sürdürülebilirliği geliştirecek ve şehirlerinde sürdürülebilir yeşil kalkınmayı destekleyecek bir küresel eylem planı oluşturmaları gerekmektedir. 1992 senesindeki Rio Anlaşması’nda muhafaza edilmiş olan Yerel Ajanda 21, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen belediye başkanlarının şehirlerindeki salınımları ciddi biçimde azaltmayı amaçlayan ileriye yönelik birlikteliklerine yol açmıştı. Yerel Ajanda 21’i kimi gelişmiş devletlerdeki şehirlerde bile uygulamanın çok zor olduğuna dair kanıtlar bulunsa da, bu programın yerel idarelerin şehirlerindeki çevre şartlarını iyileştirmeye yönelik bir mücadeleye girmeleri için hazırlanan altyapıya katkıda bulunduğuna dair genel bir kanaat da mevcuttu.

Yerel Ajanda 21’de öne sürülen pek çok zorluğun Yeşil Ekonomi’ye giden yolu arayan bir Kentsel Çağ bağlamında bir adım ileriye götürülmesinin zamanı geldi. Şehirler yarının kazanç ve esenliğinin ortaya çıkartılmasında merkezi bir rol oynayacak; iklim değişikliklerinin, kirliliğin, kaynak sıkıntısının ve bozulan ekosistemlerin riskleriyle tehditlerinden azade bir çevrede doğru düzgün mesleklerin tedarikini ve insan refahını sağlayacaktır.

Bugünkü çok boyutlu krizlerle yüzleşebilmek için harekete geçirilen trilyonluk teşvik paketlerinin önemli bir bölümü yeşil altyapıyı genişletmek, enerji tüketimi ile kaynak verimliliğini en iyi biçimde düzenlemek, yenilenebilir enerji kullanımını teşvik etmek ve hepsi de daha temiz, daha yeşil, daha zengin ekonomilerin ortaya çıkmasını sağlayacak yeni meslek çeşitlerini oluşturmakla ilgilidir. Ne var ki, bazı çok önemli sorular hala cevapsızdır: iklim değişikliği ile ilgili yatırımlara ayrılmış olan yüzde 16’lık yeşil teşvik payı küresel ekonominin yeniden yapılandırılmasında kafi gelecek midir? Dünya kentleri ve dünya ekonomisi ile ilgili bütün bu çalışma ve ‘yeşillendirme,’ istihdam sorunları ve yoksullukla ilgili ne yapabilir?

Şehirlerdeki gerçek dönüşümü sağlayacak olan bu değişiklikler, kentsel tasarımı planlama politikalarına acilen dâhil etmeyi, insani ekonomik kalkınma ile doğayı birbirine ahenkli bir biçimde entegre etmeyi, doğa ile inşa edip tasarım yapmayı gerektirir. Yeşil bir kentsel çağa hayat verebilmek için tüketim kalıplarımızı daraltmalı, alışkanlıklarımızı değiştirmeli ve üretim dinamiklerimizi kaynak verimliliği ile geri dönüşüm üzerine tesis etmeliyiz. Bu belirleyici ölçütlerin çoğu şehirlerin şimdiye kadarki şekillenme süreçlerine dayanmakta. David Satterthwaite, ABD kentlerinde insanların zengin Asya kentlileriyle karşılastırıldığında, kentsel dağınıklık ve toplu taşıma sistemindeki yetersizliklerden dolayısıyla altı kat daha fazla araba kullandıklarını göstermişti. Uluslararası Enerji Kurumu’nun sıradan senaryolarından biri uyarınca, 2000 yılına oranla 2050 senesinde ulaşım sektöründeki CO2 salınımlarında yüzde 120 oranında bir artış beklenmektedir. Bütün dünyadaki araba sayısı üç katına çıkacak ve bu artışın yüzde 90’ından fazlası OECD üyesi olmayan ülkelerde gerçekleşecektir. Ulaşımdan kaynaklanan sera gazı salınımlarını kısmak için otomobile olan bağımlılığı azaltmalı, daha az karbon ihtiyacıyla çalışan ulaşım sistemlerine – tren gibi – hızlı geçişi sağlamalı ve yakıt ile motor verimliliğini arttırmalıyız.

Şehirler; iyi düzenlenmiş, daha yeşil olan ve bütün kullanıcılarının – motorlu taşıt sahibi olsun veya olmasın – ihtiyaçlarına cevap verebilecek türden ulaşım altyapılarına yönelik yatırımların hedeflenmesini sağlayarak verimliliği amaçlayan yapısal bir değişimi kolaylaştırabilir. Kentsel merkezlerin ve onların çevrelerinin çoklu kullanım ve akıllı büyüme gibi tasarım prensiplerine göre planlanması sürdürülebilir ulaşımı içerecek geleceğin önemli bir parçası kılınmalıdır. Bu ilkeler uyarınca gerçekleşecek olan kentsel kalkınma özel taşıtlara bağımlılığı azaltacak ve kısa mesafeler ile günlük gidiş gelişler için toplu taşıma sistemlerinin ve motorsuz araçların kullanımını teşvik edecektir. Ulaşım planlaması ve talep işletmesinin entegrasyonu, düşük karbonlu yakıtlar ve elektrikli ulaşım teknolojilerinin daha fazla kullanılması, kısa ve uzun vadeli iktisadi sürdürülebilirlik hedeflerine erişilmesi için gereklidir. OECD ülkelerinde önümüzdeki 15–20 sene içerisinde hafif çalışmalara yönelik araçların verimliliklerinin yüzde 30 oranında iyileştirilmesi mümkündür. Bu verimliliğin OECD üyesi olmayan ülkeler tarafından da benimsenmesi ve taşıt filolarının büyük oranlarda suyla ve elektrikle çalışır duruma getirilmesi, araç verimliliğinde toplam yüzde 50’lik bir iyileşme sağlayacaktır.

Kent tasarımlarında yoğun nizamı teşvik eden politikalar, uzun mesafe ulaşımlarını azaltabilir. Planlama ve yüksek yoğunluklu kalkınmanın, bazı büyük ve zengin Asya kentlerinde başarılı biçimde uygulanmış olan yoğunluklu ve yeşil planlamalara bakıldığında, birbirleriyle sorunsuz şekilde bağdaşmakta oldukları görülür. Buna ek olarak, arazi kullanımına dair yasal düzenlemeler, yerleşimlerin enerji ve kaynak kullanımında üstün verimlilik sağlanan yerlerde kurulmasını da garantiye almış olur. Örneğin; pek çok çevreci, Kaliforniya’daki evlerin coğrafi sebeplerle diğer ABD kentlerine oranla daha az enerji tüketmekte olmalarına rağmen, Kaliforniya sahilinde yer alan şehirlerde kalkınmayı engellemeyi arzu ediyor. Ne var ki, Kaliforniya’da inşaat yasağı getirmek, evlerin ısınma ihtiyacı için daha fazla enerji harcandığı ve kentsel dağınıklıktan ötürü insanların daha fazla araba kullandığı Houston, Teksas’ta daha çok sayıda ev inşa edilmesine yol açabilir.

Yapı ve inşaat sektöründeki teşvik ve yasal düzenlemeler, şehirlere ve yerel hükümetlere, standartların belirlenmesi ve imar izinleri çalışmalarında yetkilerini kullanmaları için fırsat tanımaktadır. Enerji verimliliğine yönelik yatırımları ya da binalara yenilenebilir enerji teknolojilerinin yerleştirilmesini de içeren bu gibi tedbirler hakiki bir etki yapabilir. Birçok ülke bu yönde çalışmalar yapmaya başlamıştır. Örnek olarak, Almanya enerji verimliliğini arttırmak maksadıyla mevcut konut stokunun teknolojik donanımını yenilemeyi amaçlayan bir program başlatmıştır. Şimdiye kadar, 200.000 apartman dairesinin teknolojik donanımının yenilenmesi 25.000 yeni iş olanağı yaratmış, mevcut 116.000 işin ise devamını sağlamıştır. Dünya çapında enerji verimliliği sağlanmış binalara geçiş milyonlarca iş olanağı yaratacak ve yapı ve inşaat sektöründe çalışmakta olan mevcut 111 milyon kişinin işini ‘yeşilleştirecektir.’ Binalardaki enerji verimliliğinin iyileştirmesine yönelik yatırımlar yalnızca Avrupa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde 2 milyondan 3,5 milyona kadar ulaşan sayıda yeni yeşil iş olanaklarını meydana getirecektir. Gelişmekte olan ya da geçiş sürecini yaşayan ülkelerdeki potansiyel çok daha yüksektir. Özellikle geçiş dönemini yaşamakta olan ülkelerde pek çok verimsiz bina mevcuttur. Yeşil binalara yönelik yatırımlar daha şimdiden Fransa, Almanya, Japonya, Kore Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık gibi birçok ülkenin ekonomik teşvik paketinde kendisine yer bulmuştur. Binaların enerji verimliliğini arttırmaya yönelik malzemeler ve teknolojik ürünler piyasada çeşitli fiyatlara erişilebilir durumdadır. Mevcut inşaat teknolojisini kullanmaya devam ettiğimizde bile, geleneksel tasarımlara kıyasla yüzde 80’e varan oranda enerji tasarrufu elde edebilmekteyiz. Ancak, bu teknolojilerin ve malzemelerin geniş bir kesim tarafından benimsenmesi ve inşaat ve yenileme çalışmalarında kullanılması için ustalık ve beceri geliştirilmesine yönelik büyük ölçekli yatırımlar gerekmektedir. Bu, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, söz konusu teknolojilerin ve malzemelerin arzını ve erişilebilirliğini arttırmak için temel bir konudur.

Yeşil Kentsel Çağ, şehirlerin doğrudan yüzleşeceği, kalkınma ile ilgili toplumsal zorlukların farkına varmalı ve bunlara karşı koyabilmeli. Artık ayırt etmeye başladığımız üzere, kent sakinleri yalnızca kozmopolit kentli hayat tarzları sürdüren kimselerden oluşmamakta, onlar aynı zamanda güvenli içme suyuna, sağlık ve temizlik hizmetlerine ulaşamamakta olan, her türlü eşitsizliğin kurbanı konumundaki iki milyar kişiden de meydana gelmektedir. İyi planlama ve karbonsuz teknolojik çözümler için, sürdürülebilir post-modern şehir aynı zamanda düşük işsizlik oranı, toplumsal eşitlik, açık yeşil alan, sosyal etkileşim platformları ve temel ihtiyaçlara yönelik evrensel düzeyde eğitim olanakları sağlayabilen iyi organize edilmiş bir yer olmalıdır.

Sürdürülebilir kentlere, şehirlerin içindeki ve etrafındaki planlama ve karar alma süreçlerine yönelik katılımın arttırılması ile ulaşılabilir. Brezilya’nın Porto Alegre kentinde geliştirilmiş olan katılımcı finansman planı fikri, kamuya ait paranın kaçırılmasını engelleme ve bu paranın harcanma verimliliğine dair tahsisine yönelik titiz bir çözümdü. Yeşil kentsel devrim ancak yerel topluluğun içindeki organizasyonlar ile uluslararası örgütlerin ve devlet kurumlarının birlikte yürütecekleri bir işbirliği sayesinde mümkün olacaktır.

Dünya sürdürülebilir büyümenin başlaması için siyasi irade ile eşgüdümlü politik eylemlerden oluşacak doğru karışımı beklemek zorunda mıdır? Belki de hayır. Yeşil Ekonomi İnisiyatifi’nin (Green Economy Initiative) sürdürülebilir kentler biriminin başkanı Lawrence Bloom’un belirttiği gibi, ‘yıkılanların arasından kendine hızla yol açan yeşil bir ekonomi artık mevcuttur’. Umudumuz, şimdiye kadar şahit olduğumuz başarılı modellerin ölçeklerinin geliştirilerek bütün dünyada başarıya ulaşmalarıdır. Hayalimiz, gerçek bir küresel yeşil ekonomiye doğru ilerleyen, doğayla uyum içerisinde yaşayan bir topluma erişmektir.

Pavan Sukhdev, Deutsche Bank Küresel Pazarlar’ın Genel Müdürü’dür. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nda (UNEP) Yeşil Ekonomi Raporu çalışmalarını yönetmektedir.