İstanbul ve Şehİrler Avrupa’sı

Şehirlerden oluşan bir Avrupa fikrinin son dönemde, yani birbirleriyle ilişkilerini geliştiren şehirlerin bağlı oldukları ulus devletlerden uzaklaşmaya başladıkları süreçte ortaya çıktığı söylenegelir. Ancak, bu önerme ne kadar doğru olursa olsun, gerçeği tam anlamıyla yansıtmamakta. Konuyu daha da karmaşık bir hale getirmek için şu konuya dikkat çekilebilir; Polonya ve Macaristan’ın Avrupa Birliği’ne üye oluşları Varşova ve Budapeşte gibi kentleri diğer Avrupa şehirleri ile ekonomik ve siyasi bir birlikteliğe dahil etmiştir, ancak bu durum bu kentlerde sosyal ve kültürel olarak Avrupa’dan bir çeşit geri çekilme hareketini de beraberinde getirmiştir.

Istanbul: Paolo Rosselli

İki kıta arasında vapurlar ve deniz otobüsleri ile yolculuk yapan yüz binlerin yanı sıra, yaklaşık 420.000 adet aracın bir kısmı da her gün Boğaziçi (Birinci) Köprüsü’nü kullanmaktadır.

Avrupa şehirleri fikrinin temeli bu şehirlerin İkinci Dünya Savaşı’nda gördükleri zararla baş etme şekillerinde yatıyor. Bu zararı gidermek, çoğu zaman kent merkezindeki dokuyu tekrar eski haline getirmek demekti. Sanayi Devrimi’nin öncesinden kalmış eski yapıların tarzında yeni binalar inşa edildi, bu da yeni güçlerin işleyeceği bir alan için şehrin çeperlerinin tahsis edilmesini, kimselerin ikamet etmediği ve hiçbir yapının bulunmadığı bu alanların göçmenler, yeni sanayi üretimi biçimleri ve ofis binaları ile doldurulmasını sağladı. Bu yenilikleri köklü değişiklikler izledi: kent çeperlerindeki yerleşimler merkezden yalıtıldı, bu yerleşimlerdeki insanlar merkezde yaşayanlar tarafından fark edilmedi; üstelik bu süreç boyunca kentin kenarlarında işleyen ekonomik süreçler, merkezdeki iktisadi yenilenmeden payını alamadı. Aynı zamanda ulusal iktidara hükmeden düzenekler de, eski Avrupa gelenekleri uyarınca, yoğun şehir merkezlerine taşınmak ve kent merkezlerinin zenginliğinden yararlanmak suretiyle, yeniden tesis edildiler.

Londra, Manchester, Frankfurt, Hamburg, Varşova ve Milano’daki yenilenme süreci, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde orta sınıfın şehir merkezlerini terk ettiği Amerikan kentlerinde yaşanan dönüşüme oldukça zıttı. Öte yandan Amerikan kentlerindeki dönüşüm de São Paolo ve Johannesburg’takinden farklıydı; yarım asır önce yaşanan büyüme, ırk ve sınıf temelli kapalı yerleşim bölgeleri oluşturdu ve bu şehirlerde yoksulluk ve zenginlik adacıklarının yer etmesine yol açtı.

New York’taki Urban Age konferansı şehir merkezinden kaçış konusuna işaret etmişti. William H. Whyte önce 1960’lı ve 1970’li yıllarda idari pozisyonların şehrin içindeki caddelerden, şehrin dışında yalıtılmış konumdaki şirket alanlarına tasfiyesini ve sonra da bu süreci geçiren şirketlerin endişe verici şekilde batma eğilimlerini özetlemişti. Kentin dışına taşınan kuruluşlar, William H. Whyte’a göre, artık şehir ekonomisiyle yüz yüze gelemedikleri için, iyice zayıflamaya başlamışlardı. Urban Age, Johannesburg’ta da benzer bir şehir merkezinden kaçış süreci tespit etti. Fakat burada şehir merkezinden uzaklaşmanın sebebi büyük işletmelerle küçük işletmeler arasındaki gerilimden ziyade ırksal ayrılıklara dayalı sorunlarla ilgiliydi.

Şehir merkezinin bu şekillerde boşalması, geçtiğimiz yüzyılın ortasında Avrupa’daki kent merkezlerinde yaşananlarla karşıtlık teşkil ediyor. Merkez ve çevre arasındaki ayrımı yeniden kurarken bunu merkezin lehine tesis etmek, Avrupa’daki kentsel büyümenin başlıca belirleyici etkeni oldu. Şehirler Avrupa’sı imgesi de şehirlerinin bütün alanlarının değil, yalnızca merkezlerinin birbirine bağlanarak oluşturduğu bir ağı ifade ediyor. Bir kent çeperinden başka bir kent çeperine yapılan göçler zaten oldukça azdır: Frankfurt’un kenar mahallelerine itilmiş olan Türk ailelerinin pek azının Londra’nın çeperlerine çıkarma yapması beklenir; Londra’nın kenar mahallelerinden Paris’in kenarlarına yönelmiş pek hareket yoktur. Şehir merkezlerinin arasında kurulan bağlar gittikçe güçlenmektedir: Londra ile Frankfurt arasındaki finansal köprüler güçlenirken, bu kentler kendi uluslarına yönelik ticari bağımlılıklarını azaltmaktadır. Benzer şekilde, yabancı turizmin ticari güzergâhı da – şehir merkezindeki zenginliğin başlıca göstergesi – şehir merkezinden ulus topraklarının geri kalanına yayılan bir harekettense, sabitlenmiş bir Londra – Paris – Roma hattını izler.

Halbuki, Avrupa Birliği için çalışan pek çok kimse, bu kanıksanmış olguların değişmesini umut etmiştir. 1990’lı yıllarda Brüksel’de hem çalışmadan sorumlu birimlerde hem de kentsel planlama sektöründe görev yapanlar özellikle Polonya ve Macaristan gibi yeni üye ülkelerdeki kentlerin, Batı Avrupa’nın savaş sonrası gelişim kalıplarını yıkıp aşmasını arzu etmişti. Yatırım politikaları ve ortak çalışma yasası uygulamaları ile Brüksel kendi devletleriyle daha uyumlu, kendi ülkelerindeki ufak kentlerle daha iyi entegre olmuş şehirler yaratmayı çabaladı. Bu amaç finansal hizmetler, ileri teknoloji ve yaratıcılık gerektiren sanayi alanlarında – yani yeni ekonominin sürükleyici dallarında – gerçekleşmedi; Avrupa’ya gittikçe daha fazla uyum sağlayan Varşova ve Budapeşte, kendi ulus-devletlerinden uzaklaştı.

Birçok kişi merkezileşme ve geri çekilmenin küresel kapitalizmden kaynaklandığını ve bu kentsel büyüme modelinin Mumbai, Tel Aviv ya da São Paulo gibi, yani Avrupalı olmayan şehirlerde de görülebileceğini öne sürmektedir. São Paulo’daki Urban Age konferansında Saskia Sassen, şehirlerin merkezi önem taşıyan bölgelerinin, bunlar ister kent içinde ister çeperlerde bulunsun, yeniden inşasının, söz konusu şehirlerin yeni küresel düzende üstlenecekleri ekonomik rolleriyle ilgili olduğunu öne sürmüştür. Şehirlerin önem taşıyan kısımlarının küresel çapta ekonomik, kültürel, politik etkinlikler için hızla büyüyen birer platforma dönüştürülmesi, son yirmi yıl içerisinde mimarlık, kentsel tasarım ve kentsel planlama alanlarının daha önemli ve görünür hale gelmeleriyle kendi standartlarını oluşturmuş olmalarının sebebini açıklar. Bu kapsamlı ekonomik değişim, modern kentsel gelişimin tek tip bina şekillerini ortaya çıkartmasıyla ve dökme beton ile cam giydirme tekniklerinin her yerde karşımıza çıkmasıyla da yakından ilgilidir.

Bu standartlaşmanın yaygınlaşmasında bu tarz binaların küresel ölçekte ticaretinin yapılabilmesinden de kaynaklanır: para gibi, bu binalar her yerde aynıdır. Standartlaşmadan kaynaklanan toplumsal sonuçlar da Avrupa’ya özgü olmaktansa, küreseldir: bina formlarındaki tek tipleşme beraberinde toplumsal ayırımı da getirir – yani, belli toplumsal grupları üst üste yığmak, insanları hizaya sokmak bu şekilde, planlamanın yerel yapılaşmanın tuhaflığına ve karmaşıklığına ayak uydurmak zorunda olduğu durumlara nazaran, çok daha kolaydır. Tek tipleşme ve toplumsal ayırımın bu türden birlikteliği Urban Age’in Mumbai’de dikkat çektiği konulardan biriydi. Eğer bu yaklaşım doğruysa, İstanbul’un gelecekte bir Avrupa Birliği şehrine dönüşmesi, Birlik’in mekanizmasının – yani çalışma ve inşaat yasaları, yatırıma yönelik bankacılık kuralları, hareket özgürlüğünü genişletmek amacıyla vatandaşlık haklarına yapılan vurgu – katılım sürecini Avrupa’ya özgü bir şekilden ziyade kapitalist bir süreçle işleteceği anlamına gelir. “Avrupa” fikri, merkez ve çevre arasındaki ayrımı şiddetlendirecek olan bu büyük katılımın yalnızca etiketi olacaktır.

Ancak merkez ve çevre arasındaki bu ayrımın önemi, onun zaten sabit olmayışından ileri gelmektedir. Dışlama, insanların öylece kabul ettikleri bir gerçek değildir. Avrupa şehirlerinin yeniden inşasına ve tesis edilmesine yönelik basit işin çoğu göçmen işçiler tarafından yapıldı; göçmenler şantiyelerde çalıştı, sokakları temizledi, otellerin ve hastanelerin personel ihtiyacını karşıladı. Şimdi ise, bu göçmen ailelerin ikinci ve üçüncü kuşak üyeleri, kenarda kalmış insanlar olarak var olmayı kabul edilmez buluyorlar. “Yerli” Avrupalılarda ise şehir merkezlerinde yoğunlaşmaya ya da şehir merkezlerinden geri çekilmeye dair bir fikir benimsenmiş değil. Son on yıl içerisinde kültürel milliyetçilik fikrinin tekrar canlanışı; merkezin dışında kalan insanların varlığının inkârının, görünmezliklerinin tartışılmaz bir kabule dönüşümünün ve yerellerin yalnızca bir dekor teşkil edişlerinin önünü açmıştır. Merkez/çevre ayrımı çok derin bir toplumsal uyumsuzluk yaratmaktadır. Bu, İstanbul gibi genişleme dönemine giren her şehrin yüzleştiği bir olaydır.

Merkezileştirme ile birlikte ortaya çıkan uyumsuzluklar, Meksika şehrinden Şanghay’a dek farklı birçok küresel kentte yürüttüğümüz çalışmaların hepsinde karşımıza çıkmıştır. Ancak İstanbul’da bu sorunun daha özlü bir versiyonuyla karşılaşılabilir, çünkü İstanbul bir “eklem kent”tir (hinge city); bu Avrupa’ya özgü bir biçime sahip olan bir kentsel formdur. Avrupalı eklem kentlerin en eski örneği Venedik’tir. Rönesans döneminin Venedik’i pek çok uzak yere erişen ticaret yollarının üstüne kurulmuştur; buraya Hindistan’dan baharat getirilir, Mağrip’ten köle taşınır, İpek Yolu boyunca dizilmiş ülkelerden kumaş ve çeşitli dokumalar alınır ve Avrupa’da üretilen ürünler buradan Doğu’ya yollanırdı. Yabancı tacirlerle dolmuş bir şehir olarak Venedik, bu gerçekle onların yerleşimlerini en kaba biçimde ayırarak baş ederdi; Yahudiler’i üç kenar adaya, Türkleri, Almanları ve diğer milletleri ise insanların günde iki defa kontrolden geçirildikleri fondacci denen sitelere sınırlandırmışlardı. Ancak fondacci’ler yabancıları daha fazla kontrol altında tutamadı ve yabancılar Venedik’in her köşesine yerleşmeye başladılar.

Venedik’i eklem kentlerin ilk örneği kılan unsur, yabancıların bu kozmopolit mekâna sadece geçici bir süreliğine geliyor oluşlarıydı. Birkaç yıldan daha uzun süre kalanlar çok nadirdi. Bu, Akdeniz çevresindeki çoğu eklem kent için büyük oranda geçerlidir. İzmir, Barselona ve Kazablanka’yı farklı insan gruplarının nesiller boyunca bir arada yaşamış oldukları şehirler olarak tahayyül ediyoruz, hâlbuki istatistiksel veriler her grubun kuşaktan kuşağa yenilendiğine işaret ediyor. Akdeniz’in eklem kentleri şöhretlerini şehirli grupların birbirlerine gösterdikleri karşılıklı hoşgörüye borçlu olsalar da, bu hoşgörü nerede bir fırsat görse hemen oraya taşınmaya meyilli müteşebbislerden oluşan kent sakinlerinin şehri transit bir üs, çalışmak ve iş yapmak için geçici bir yer olarak görmelerinden kaynaklanmaktaydı. Karşılıklı etnik hoşgörü, yerel hayatla kalıcı özdeşleşmenin zayıflığından beslenmekteydi. Eklem kentler göçle gelenlerden ziyade, göçmenliği bir hayat tarzı olarak belleyenlerin şehirleriydi; bir varış noktası değil, konaklama yeriydi; hareketliliğin hâkim olduğu mekânlardı.

Istanbul streets: Ali Taptık

Sokaklar, aynı anda ticarî faaliyet ve yüz yüze görüşme mekanları olurken, otonom kamusal alanlar işlevi görüyor ve şehri sürekli hareket halinde tutuyorlar.

 

Venedik’in Akdeniz’de egemenlik kurduğu bir dönemde, Konstantiniyye de bu karakterde bir şehirdi. Fernand Braudel ve William H. MacNeil’in araştırmaları sayesinde, Sultanlık’ı kapalı bir toplum olarak tahayyül eden bir önceki nesle kıyasla, insanların ve ticari malların Akdeniz’in doğu ve güney kıyıları boyunca Konstantiniyye üzerinden – Avrupa’nın kuzey kıyılarını on altıncı yüzyılda mühürlemesine rağmen – ne denli dinamik bir biçimde hareket ettiğini çok daha iyi anlıyoruz.

Buna karşılık, bu kentsel “eklemler” yolların kesişimlerinin üstünde bulunan şehirlerde var olan temel bir soruna da işaret etmektedir. Bu sorun, kentteki ticari etkinliğinin kuvvetinin, şehrin iş ve fırsat tanıyabileceğinden çok daha fazla ölçekte iç göçü kendisine çekmesidir. Yoksulluğu tek bir noktaya sabitlemektense, eklem kentin meydana getirdiği bilgi akışı ve ilişkiler, insanların başka zenginliği başka yerlerde aramasına ve dolayısıyla seyahate çıkmalarına yol açmıştır. Kent bilimsel terimlerle ifade etmek gerekirse, sosyalleşme amaçlı kamusal alanlar büyük önem kazanırlar: kahvedeki ya da çarşıdaki sohbet, insanların iş ve imkan bulma fırsatlarıdır.

Siber âlemdeki iletişim genişlemesinin geleneksel eklem kentlerdeki fiziksel gerçekliği bulunan kamusal alanların yerini alacağı düşünülür, ancak ekonomik olarak bu durum ispat edilmemiştir. Yüz yüze kurulan irtibatlar hala hayati önemlerini sürdürmektedir, çünkü bunlar kişisel güven alışverişini sağlarlar ve kişisel güven özellikle yoksul insanların edindikleri bilgileri değerlendirme şekilleri için çok belirleyicidir. Kendilerini destekleyecek kabarık banka hesapları ya da kurumları olmadan, harekete geçmelerine sebep olacak bilginin kıymeti büyük oranda bu bilgiyi yayan insanı nasıl tarttıkları ile ilgilidir.

Eğer “gayrı resmi” kamusal alan, yol kesişimlerinin üstünde bulunan, aşırı bir nüfus ve yetersiz kaynaklarla malul kentlerde hayatta kalmak için büyük önem arz ediyorsa, bugün Akdeniz havzasındaki şehirlerde büyük bir planlama trajedisi yaşanıyor demektir. Eklemler paslanmaya başlamış gibi duruyor. Avrupa’nın kuzey kıyılarında kayıtdışı hareket ve çalışma suç teşkil etmekte. Bence Avrupa Birliği milliyetçi baskı ile rekabet edeceğine, “kayıtdışı” davranışları “yasadışı” olarak kabul etmekle yanlış bir politika izledi. Akdeniz’in doğu ve güney kıyılarında ise hareketliliği sağlayan eklemler kent bilimci olarak bizleri de doğrudan ilgilendiren konulardan dolayı paslanmaya devam etmekte.

Lübnan, Mısır, Cezayir ve Fas’ta meydana gelen çoğu kentsel kalkınma gayrı resmi kamusal alanı zayıflatmakta ya da tasfiye etmektedir. Örnek olarak Beyrut’ta iç savaşın ardından yeniden yapılanma çalışmaları küçük ölçekli girişimcileri deniz tarafından uzaklaştırdı. İskenderiye’de kütüphanenin etrafındaki yenileme projesi, yoksul insanlar tarafından kullanılmaya uygun olan gayrı resmi alanları, turistlere yönelik temiz ve denetimli kamusal alanlara dönüştürüyor. Bu ihraç ve yok etme sürecinin sebepleri ekonomik etkenlerde aranabilir, ancak kentsel tasarım ile ilgili kimi temel konular da gayrı resmi kamusal alanların zayıflatılmasında etkili olmakta. Gayrı resmi alanın var olması için kentsel tasarımın fazla belirleyici olmaması gerekir: Yani kullanımda esnekliğe izin veren ve binalar arasında kuralsız ilişkilere olanak tanıyan fiziksel boşluklar barındıran bir mimari. Gayrı resmiliğin hayat bulacağı yerler işte böyle arada kalmış mekânlardır – bir otoparka kurulmuş kahvehane ya da rıhtımın ötesindeki bir pazar tezgahı. Başka bir deyişle, eklem kentlerde gayrı resmi kamusal alanın önemi, mekansal düzen ve kentsel tasarımla ilgili fikirlerimizi, yani eyleme geçirilmiş ve aşırı belirlenmiş kentsel çevrelere sebep olan görüşlerimizi, sıkı bir şekilde tartışmamızı gerektiriyor.

Bu durumun İstanbul için de bir tehlike arz edip etmediği, Urban Age tarafından gündeme getirilmesini umduğum bir konu. Eğer bu karşılaştığımızı bir tehlike olarak algılayacaksak, karar vericiler, planlamacılar ve mimarlar olarak gayrı resmi kamusal alanı korumak için ne yapmamız gerektiğini incelemeliyiz. Hem merkezileştirmeye hem de gayri resmileştirmeye yönelik zorluklar tek bir soru ile ifade edilebilir: İstanbul gelecekte modern zamanın Frankfurt’u gibi mi yoksa Rönesans dönemi Venedik’i gibi mi gözükmek istiyor?

Richard Sennett şehirler, emek ve kültür üzerine yazmaktadır. New York Üniversitesi ve London School of Economics’te sosyoloji programlarında öğretim görevlisi, ve Urban Age Danışma Kurulu eş-başkanıdır.