İstanbul’un Seçİmİ

Türkiye’nin ivme kazanan Avrupa Birliği üyeliği müzakereleri ve İslamcı AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) hükümeti içindeki neo-liberal vizyonun popülerliği bağlamında, son on yılda, kendinden daha emin bir şekilde dışa açılan, küreselleşen ve liberal düşünceli bir İstanbul ortaya çıkıyor. İstanbul’daki bu değişim, Türkiye’nin geri kalanı için de olumlu bir işaret; zira İstanbul yalnızca ülkenin fiilen lider şehri olmakla kalmıyor, aynı zamanda Anadolu’nun da bir mikrokozmosu olmayı sürdürüyor. İstanbul’un, Anadolu’nun dört bir yanından gelen yoğun göçmen nüfusu, ülkenin geri kalanıyla olan bağlarını koruyor. Bu nedenle eğer bu 15 milyonluk mega-kent “dünyayla birliktelik” olarak telaffuz edilebilecek – açıklık, liberalizm, pragmatizm, demokratik kültür ve küresel şebekelere bağlılık gibi mefhumların bir bileşimi – perspektifinde sebat edebilirse, bu ivme Türkiye’nin daha güçlü ve derin bir şekilde dünya arenasına eklemlenmesine yardımcı olabilir. Böylece Türkiye, ülkeyi tecrit eden, vatandaşlarını taşralılık ve yalnızlığa mahkûm eden içe dönük tarzının kalıntılarından kurtulabilir.

2007’deki Hrant Dink cinayeti, bu yeni kültürel yönelimin geçici ve kırılgan doğasını görünür kıldı. Ermeni asıllı İstanbullu bir gazeteci-yazar ve sivil haklar aktivisti olan Dink’in aşırı milliyetçi çevrelerle ilişkisi olan bir genç tarafından, yayımladığı gazete binasının önünde öldürülmesi gösterdi ki, eğer son yirmi yıllık süreçte Türkiye’nin zihniyet dünyasının açılması, çeşitlenmesi ve yeniden yorumlanması hasıl olduysa; buna, ortak paydaları “açıklık korkusu” olan tutucu kesimlerin birbirine yakınlaşmaları eşlik etti. Tezahür etmekte olan şey, yol açtığı gerilimlerce meydan okunan açıklık kültürünün ne denli dayanıksız olduğu. Bu nedenle, İstanbul’un kent kültürünün nasıl gelişeceği sorusu, Türkiye’nin, küresel dünya düzeni içinde hangi pozisyonu benimseyeceği sorusunun merkezinde duruyor. İstanbul’un, açıklık erdeminin altını çizme, gerici ve milliyetçi kapanış çağrılarına karşı olma ısrarı, bu noktada belirleyici olacak.

İstanbul’un küresel oyun sahasına doğru çekilişi, yerleşik düşünce ve davranış kalıplarını zorluyor. Küreselleşme, yeni tüketim sahaları ve biçimleri olan, emlak ve hizmet sektörlerine giren para akışı hızlanan, metalaşma yoluyla mahallî kültürleri küresel entegrasyona dahil eden yeni mekanizmalara sahip yapısıyla, şehrin gündelik yaşamına geri dönüşü olmayan bir şekilde girerek kentsel alan ve kent kültüründe değişimi zorluyor. Fakat yine de, bu küreselleşme sürecinin şehrin kültürel hayatında ne şekilde dünyayla birlikteliğe çevrileceği belirsizliğini koruyor. Şehir, kendini modern küresel dünyaya açtıkça, İstanbul’un karşısındaki mesele açıklık ve kapalılık arasındaki seçimden ziyade, açıklık biçimleri arasında yapacağı seçim gibi duruyor. Bu tartışmanın önemli bir noktası, şehrin, dünya açıklığının demokratik biçimini güçlendirerek radikal neo-liberal politikaları dengeleme potansiyeli geliştirebilmesi. Şu anda İstanbul’a saldırmakta olan kentsel küreselleşme ve onun inatçı güçleri altında, açıklık, piyasaca belirlenip şekillenen şahsî çıkarlar kültürü noktasına indirgenebilir. Bu bağlamda İstanbul’un seçimi, dışlanmış ve mağdur edilmişleri güçlendirerek demokratikleşmeyi derinleştirme yönünde bir açıklıktan yana olmalı. Tertip edilecek bu açıklık kültürünün unsurları, küreselleşen İstanbul’da hazır mı, oluşmakta mı, ya da aslında hiç mevcut değil mi, henüz meçhul.

Esasında İstanbul, yeni bir kentsel küreselleşme sürecine girdi. 2007 yılında Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün Zincirlikuyu’daki 100.000 m2lik arazisini bir Türk iş grubuna 800 milyon dolar karşılığında sattığında, bu merkezi iş alanındaki arsa fiyatları kayda değer bir biçimde arttı. Bundan kısa bir süre sonra, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri [İETT]’nin, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün arazisinin hemen yanında bulunan 46.000 m2lik garajının ihale sürecini tamamladı. Arazi, merkezi Dubai’de bulunan bir emlak şirketine, gelecekte – İstanbul’un en yüksek binası olacağı öngörülen ve maliyeti 5 milyar dolar olan ama şu anda askıda bulunan – İstanbul ‘Dubai Kuleleri’ yapılması planıyla 705 milyon dolara satıldı. Belediye’nin bu satışıyla birlikte, bölgedeki emlak fiyatları, Londra ve Tokyo’nun belli başlı ticaret bölgelerindeki ortalama fiyatları aşarak metrekare başına 15,000 dolara yükseldi. Arazi fiyatının, bu iki satış arasında şaşırtıcı bir biçimde iki katına çıkması küresel emlak yatırımcılarının İstanbul’a olan iştahını gösteriyor.

İstanbul’da mebzul miktarda arazi var. İstanbul’daki arazinin küresel ticari ilgiye mazhar olması, 1980’lerin ortalarında olduğu gibi, şehrin bir bölgesiyle sınırlı değil. Şehrin çevresinde konuşlanmış kamu arazileri, geniş ölçekli özelleştirmeler ve bayındırlık girişimleri için birer birer gündeme geliyor. Kamu idarecileri ve belediyeler, bu arazilerin satışını hızlandırmak için hiç vakit kaybetmiyor. Galataport ve Haydarpaşa bölgeleri gibi, Boğaz’ın Anadolu ve Avrupa yakasındaki iki kilit giriş noktasında bulunan araziler, imâr için şimdi yeniden düşünülüyor. Özelleştirmeyi destekleyen siyasi bir idarenin de olduğu hesaba katılırsa – Başbakan Erdoğan yakın zamanda, görevinin ülkesini pazarlamak olduğunu açıklamıştı – İstanbul, küresel sermayenin kendisini istila edişine daha sık tanık olacak.

Nitekim, küreselleşmenin İstanbul’daki bu yeni dönemi öncelikle emlak sektörü odaklı. Çağlar Keyder’in işaret ettiği gibi, “arazi sonunda bir meta oldu”. Geniş kapsamlı kentsel dönüşüm projeleri çerçevesinde, düşük kaliteli evlerden ya da metruk ama tarihsel olarak değerli mülklerden oluşan mahalleleri hedef alan yeni siyasal girişim, tam olarak bu bağlamda değerlendirilmelidir. Hem yerel hem de merkezî siyaset üreticileri, bir sonraki yatırım dalgasının ihtiyaç duyacağı altyapıyı yerleştirmek için, kendilerinden geçmişçesine metropolle ilgili vizyonlar çizip planlar hazırlıyorlar. Meteliksiz belediye idarecileri, güçlü yatırım ve inşaat şirketlerince yürütülecek geniş ölçekli projeler için çözüm yolları arıyor.
Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) başkanı, İstanbul’un konut stoğunun yarısının (takriben 3 milyon bina) önümüzdeki yirmi yıl içinde değiştirileceğini, faaliyetin 20 kenar mahallede başlayacağını açıkladı. İstanbul’un sakinleri – tarihî surların içindeki Sulukule ya da Süleymaniye’dekiler yahut Pera bölgesindeki Tarlabaşı veya şehrin batısındaki Zeytinburnu’ndakiler – belediyenin, nakit ödeme karşılığı ya da kentin çeperlerindeki yeni binalara tevcih yollu istimlâk programına tâbi durumdalar. Bu nedenle, Beyoğlu’ndaki, metruk Rum-Ortodoks kilisesi ve 19. yüzyıldan kalma köhne evlerle dolu sokaklarıyla, tarihî Tarlabaşı semti – ki şu anda, Türkiye’nin güney-doğusundan gelip burada Çingeneler ve kaçak Afrikalı göçmenlerle beraber yaşayan Kürtler tarafından yerleşim alanı olarak kullanılmakta – temizlenmesi için hedef alındı. Bu, buradaki evlerin, park alanları ve alışveriş sahaları olan “göz alıcı” rezidanslara dönüştürülmesini gerektirecek; binaların dış yüzeyleri ise, mahallenin kendine has özelliklerini taşıyacak yegâne kalıntılar olacak. Şehrin karşı yakasında, inşaat şirketleri, mahalleleri tamamen yıkmaya çok yakında başlayacak. Sürüncemede olan kentsel alanları para kazandıran varlıklar haline getirmeyi amaçlayan yenileme ve dönüştürme gündemi ise uygulamaya konuyor: Şehrin yakın zamanda artan refahının, turizm, kültürel miras, alışveriş, eğlence ve geniş ölçekli etkinliklere yönelik taleplerini karşılayacak mekanları inşa projesi.

Küreselleşmenin bu yeni döneminde, küresel sermaye, artık şehrin endüstriyel profilinde yer almayan, en kârlı alanlarını işgal ediyor. Yatırımcılar, birinci sınıf konutlara, eğlence ve alışveriş olanaklarına ve tabiatıyla kültürel turizme hızla artan tüketici talebinin cazibesine kapılıyor. Endüstri sahaları birer birer dönüştürülüyor. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da dediği gibi, “İstanbul sanayi şehri kimliğinden sıyrılmalı. İstanbul, bugünden itibaren, bir finans, kültür ve kongre turizmi merkezi olmalı.” Daha şimdiden, bu değişikliğin sonuçları, Anadolu yakasında Marmara Denizi kıyısında bulunan Kartal ilçesinde, üzerinde 100’den fazla fabrika yerleşkesinin bulunduğu 550 hektarlık (5,5 km2’lik) bir arazinin, çevre düzen planı Zaha Hadid tarafından hazırlanmış olan kentsel yenileme projesinde görülebilir. Projenin bir parçası olarak, Kartal Belediye eski Başkanı, 1000 adet tekne ve oteller, rezidanslar ve plazalar ihtiva edecek bir marina projesi geliştirmek için yabancı yatırımcılardan beş milyar dolarlık bir kaynak sağlama planı olduğunu açıklamıştı. Buna istinaden, Kartal’da fabrikaları olan 26 adet arsa sahibi, üretim merkezlerini başka yerlere taşıyor ve peşlerinden koşulan arazilerini alışveriş ve eğlence merkezlerine dönüştürmek için hazırlanıyor.

1980’lerin ortalarında başlayan İstanbul’u küreselleştirme projesi bugün tam anlamıyla gerçekleştiriliyor. Fakat bu durum, kentsel küreselleşmenin yeni bir dönemi. 1980’ler ve 1990’lar boyunca, küresel vizyon, kısmî ve parçalı başarılar elde etti. Küreselleşmenin bu erken safhası, ne şehrin büyük bir kısmına uzanabilen ne de vatandaşların gündelik yaşamlarına geniş bir etkide bulunabilen emlak gelişmeleriyle (alışveriş merkezleri, rezidanslar ve şirket genel merkezleri) şekillendi. Bunlar daha çok, şehrin, Türkiye merkezli büyük sanayi sermayesinin oluşturduğu küreselleşen elitine özgü projeler olarak kaldı. Bu nedenle, İstanbul yeni milenyuma iki farklı öze sahip bir şehir olarak girdi. Şimdi ise daha fazla arazi piyasa sahasına çekildikçe, şehrin her noktası bu radikal değişime maruz kalıyor ve bütün İstanbul, geri dönüşü olmayan geniş ölçekli kentsel dönüşüm sürecine atılıyor. Bu, merkezi ve yerel siyasi iradeyle ekonomik çıkarların ittifakına dayanan karşı konulamaz ve kapsayıcı bir dönüşüm; fakat şehre giren küresel sermayenin kapsamı ve çapı da unutulmamalı.

Kentsel küreselleşmenin bu yeni dönemi yalnızca emlak sektörüne dayanmıyor. Bu aynı zamanda kültürel bir proje. Kamusal alanlar, tasarım ve işletme projeleriyle dönüşürken (küresel gayri menkul yatırım şirketlerinin istisnasız uzantıları), şehrin kamusal sahası, tüketim ve eğlence üzerinden tanımlanan bir ticarî teşebbüs halini alıyor. İstanbul’un merkezi iş alanı Maslak’ta yakın zamanda açılan Kanyon alışveriş merkezi, kentsel alanın hiper-tüketim kültürüne nasıl dâhil edildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır. Yaklaşık 38.000 m2lik bir alanı kaplayan bir kompleks olarak Kanyon alışveriş merkezi, kelimenin tam manasıyla, devasa bir kamusal alanı zengin orta-sınıf tüketim arenasına dönüştürür. Bu, yalnızca basit bir alışveriş deneyimi değildir. Yapıdaki dört kat, şık müşterilere hitap eden dükkânların, geleneksel yiyecekleri tasarımcıların elinden çıkmış etiketlerle satan bakımlı sokak satıcılarının ve gösterişli sokak ışıklandırması ile dekorasyonunun sıraladığı bir sokakta bulunma hissi uyandıran, kanyona benzeyen açık hava ortamı etrafında dolanır. Lakin binayla ilgili tanıtım broşürleri, yürüme alanlarının çoğunun doğal ışıkla kaplanıp iklimlendiğiyle ve açık havanın, ziyaretçilerin her mevsimde aşırılıklardan etkilenmeden eğlenmesine izin verdiğiyle övünür. Yani Kanyon’un sunduğu, şehrin deneyimi ve sokaklarının çeşitliliğinin yeni bir yorumu ve kültürüdür.

Benzer şekilde, yerel idareciler, kültürü, mahallelerin yenilenmesini sağlayacak bir araç olarak kullanarak geniş kapsamlı programları yürürlüğe sokuyorlar. Beyoğlu Belediyesi, özel tasarımcılara, eski Beyoğlu semtinin harap kısmındaki bir sokağı baştan aşağıya, Fransız hayat tarzı modelinde tematik bir sokağa dönüştürmesi için izin veren ilk merci oldu. Sokağın ismi Cezayir Sokağı’ndan Fransız Sokağı’na dönüştürüldü. Sokak döşemesi, heykeller ve duvar resimlerinden restoran girişlerinin tasarımına dek her şey Montmartre imgesi yaratmak için stilize edildi. Bir zamanlar kamusal bir alan olan sokak, şimdi dışarıya müzik yayını yapmayı, mimari çizgileri ve pazarlamayı dikte eden bir ticari şirketçe yönetilen bir ticaret alanı. Hatta “müşterilerin” akışını gözetleyecek güvenlik görevlilerinin sokağın girişine konulduğu bile vaki oldu.

Yeni kentsel dönüşüm projeleri ve konut yatırımları, kent yaşamına dair kültürel bir yaklaşımla beraber geliyor. Kültür, hayat tarzını yükseltmek için kullanılıyor. İstanbul’un Anadolu yakasındaki toplu konut geliştirme projelerinden biri olan My World Ataşehir’in pazarlama fikrine göre, yeni şehir kültürü, “Burada aradığınız hayatı bulabilirsiniz” düsturu çerçevesinde kusursuzca ve bütünüyle düşünülmüş bir dünya tahayyülü ile biçimleniyor. Konut sakinleri, kendi kendilerine yeten çevrelerinde, kendilerine benzeyen insanlarla beraber, başkalarıyla (karşı komşularıyla bile) muhatap olmak zorunluluğu duymadan mutlu bir şekilde yaşıyorlar. Adacıklarından, işe gitmek ya da haftasonları birkaç parça kültürel miras ya da sanat için şehir merkezine seyahat etmek dışında ayrılmak zorunda kalmıyorlar.

İstanbul’da kültür ve onun çeşitli göstergeleri yön değiştiriyor: Antropolojik olarak bir yaşam biçimi, iktisadî anlamda bir iş fırsatı ve sembolik düzeyde iktidar ve statü koltuğu. Sanata ve kültüre yatırım yapmak günün modası olmuş durumda. Büyük holdingler ve onlara bağlı vakıflar, sanat ve kültür merkezleri inşa etmek için uygun yerler bulmak konusunda birbirleriyle yarışıyor. İstanbul’un en önemli holding ailelerinden biri olan Eczacıbaşı ailesi tarafından kurulan İstanbul Modern’in açılmasından sonra, Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın, merkezî bir yerde konumlanmış ve Belediye’nin sahip olduğu TÜYAP alanını, tasarımını Frank Gehry’nin yaptığı ve Kıraç Vakfı’nın sanat ve kültüre ayırdığı 500 milyon dolarla desteklenen, 160 milyon dolar değerinde bir kültür kompleksi yaparak uluslararası bir kültür ve sanat merkezine dönüştüreceği duyurusu geldi. Geleneksel olarak dışa kapalı olan sanat ve kültür sektörüne, ilk defa, ortaklaşa teşebbüs antlaşmaları ve işbirlikleri yoluyla yabancı sermaye dahil oluyor. Örneğin Sabancı Müzesi ile Louvre arasında sanatsal ve bilimsel işbirliği çerçevesinde yapılan 5 yıllık antlaşma, sergiler, know-how (yöntem bilgisi) ve networking (ağ oluşturma) şeklinde İstanbul’a kültürel sermaye getirecek.

Şu anda kültür her şeye sirayet ediyor. Şirketler, kültürü kullanarak sponsporluk imajlarını güçlendiriyor; fakat sanat ve kültüre yönelik yatırımlar aynı zamanda, şehrin, yatırımcılara, ziyaretçilere ve sakinlerine olan genel görünüşünü ihya etmeye yardımcı olacak yüksek bir profil ve itibar da getiriyor. Hükümet ve yerel belediyeler bugün büyük kültürel altyapı projeleri yürütüyor. Şehrin merkezinde, Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi ve Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul Salonu, modern, prestijli ve çok işlevli kültür kompleksleri yapmak için mevcut kültürel tesisleri yıkmayı hedefleyen trendi gösterir. Ancak AKM’nin durumunda, binanın laik ve cumhuriyetçi sembolizmine dair kamuoyu tepkisi nedeniyle, yıkımın yerini restorasyon alacak.

AKP’nin merkezî ve yerel idarecileri çeşitli kilit girişimleri teşvik ediyor. Örneğin, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi, açık bir şekilde, İstanbul’un kültür varlıkları ve kaynaklarını şehrin (ve bununla birlikte Türkiye’nin) küresel imajını geliştirmek için kullanmayı hedefledi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yeni tamamladığı çevre düzeni planı, şehrin küresel arenada yarışmacı kapasitesini artırmak amacını esas alarak, şehrin modern bir imgesini yansıtmak için kültüre yatırım yapıyor. “Şehirlerin markalaşması” ve “imaj pazarlaması” hakkındaki kavramlar bu sayede şehrin politik lûgâtına girdi. Neo-liberal stratejistler, kültürü, gelir getirisi ve turizm için bir araç olarak kullanıyor – ki 2010 yılında yaklaşık 30 milyon ziyaretçinin İstanbul’a gelmesi bekleniyor. Bu kültürel rönesans, özel sektör tarafından başlatılmışsa da, tarihî alanların yenilenmesi hakkındaki tartışmalı yeni kanunla (Kanun 5366), şehrin kültürel ve turistik altyapısını geliştirmeye yönelik güçlü malî destekli programları da içeren bir dizi hukukî ve düzenleyici değişiklikler üzerinden hükümet desteğini sağlamayı sürdürüyor. Hükümet, şehrin zengin kültürel mirasını İstanbul 2010 programının bir parçası olarak yenileme ve canlandırma kapsamında, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yıllık bütçesine denk bir yatırım sözü verdi. İstanbul’un küresel bir “açık şehir” olma girişimi, kent imajını dönüştürmeyi, Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın ima ettiği gibi, “dünyaya karşı farklı bir tutumu olan şehir” yaratmayı içeriyor.

New York Times’da da yayımlandığı üzere, İstanbul rönesansının tadını çıkarıyor. Dünyanın en dinamik şehirlerinden biri olarak gösterilen İstanbul, değişime açık ve zaten hızla değişiyor. Sadece bununla sınırla değil. 2005 yılında Newsweek dergisi “Cool İstanbul: Avrupa’nın en moda şehri” manşetiyle çıktı. Ön kapaktaki resim, belli belirsiz giyinmiş genç bir adamla kadının, bir gece kulübünde, soluk kırmızı ışıklar altında dans edişini resmediyordu – eski ve oryantalist olarak nitelendirilebilecek sema eden dervişler ya da gecekondu bölgeleri biçimindeki İstanbul tasviri gibi olmayan batılılaşmış bir yaşam biçimi resmi. Peki İstanbul’da ne değişti? Sorunun yanıtı, şehrin içe dönük duruşundan bir süredir sıyrılmakta olduğunda yatıyor: Küreselleşme, şehrin kentsel alanları ve kültürel pratiklerini açılmaya zorluyor ve beraberinde buna paralel bir kültürel değişim sürecini getiriyor. Şehir sonunda, 1980’lerin sonuna ve hatta 1990’lara kadar İstanbul’un toplumsal kültürünü karakterize eden tecrit hissinden ve taşralılıktan arınıyor. Büyük holdingler, müzeler, sanat koleksiyonları, galeriler ve sergiler için yapılan büyük yatırımlarda birbirleriyle yarışırken, eski tip merkezî plan odaklı kültürel düzen demode oluyor. İstanbul’daki Devlet Resim ve Heykel Müzesi ya da Atatürk Kültür Merkezi gibi devlet eliyle yürütülen kültürel organizasyonlar bu yeni kültürel sahnede yerlerini korumak konusunda, devlet kontrolünde olmaktan kaynaklanan izleyici ve sponsor çekmek ve işletim ve finansal güçlüklerle karşı karşıya kalmak gibi zorluklar yaşıyor. İstanbul Bienali gibi ticarî olarak desteklenen etkinliklerin sponsorluğu, şirketin statüsü ve imajını belirliyor. Bu sayede İstanbul’un Bienali gelişiyor ve Avrupa’nın önemli sanatsal etkinliklerinden biri halini alıyor. Özel sektörün, uluslararası sanat kurumlarıyla olan çok uluslu bağlantıları, kültürel düzenin eski, kapalı ve içe-dönük duruşunu geçmişe ait kılıyor.
Ne var ki, daha açık ve dışa entegre bir şehir kimliğine yönelik bu eğilim, nihayetinde şehrin soylulaştırılmasının bir sonucu. “Tasarlanmış şehir,” soylulaştırılmış alanların bir derlemesi. Kültürel tahayyül giderek daha sık bu soylulaştırma projesi tarafından şekillendiriliyor. Bunun arkasında, şehirli elitlerin beklenmedik koalisyonu yatıyor. Bu koalisyon, Orhan Esen’in tabiriyle “Kuzey-İstanbullular” (1980 sonrasının laik, çalışan orta-sınıf kesimi) ile siyasî olarak AKP içindeki “yenilikçi grup” tarafından temsil edilen İslamî kesimin yükselen burjuvazisinden oluşuyor. Şimdiye dek bu iki kesim birbiriyle kutuplaşmıştı. Şimdiyse, düzenli ve temiz kent alanları ve konutlarıyla, dünya çapında hizmet ve ürün sunma imajıyla, küreselleşmiş ve soylulaştırılmış bir İstanbul hayalini paylaşıyorlar. Bu sayede, kültürel özgürleşme yüksek yaşam standartlarına yönelik beklentilere yanıt veriyor.

Bu noktaya kadar, İstanbul’un, yayılmacı ve amansız neo-liberal dinamikler ışığında küresel ölçekteki açılımından söz ettim. Mevcut AKP hükümeti İstanbul’un piyasa tarafından belirlenen küresel oyuna açılmasını desteklediği ölçüde, şehrin dönüşümü devlet güdümlü bir proje olarak kalıyor. Şehrin bu yeniden inşası, küreselleşen elitlerinin ve sayıları giderek artan mülk sahiplerinin isteklerine uygun düşüyor. Hane halkının %58’inin kendi mülklerinde yaşadığı düşünülünce (2000 nüfus sayımına göre, yaklaşık 2,5 milyon kişi üzerinden), şehir nüfusunun hatırı sayılır bir oranı, bu değişen ekonomik duruma dâhil olmuş durumda. Bundan da öte, İstanbul valiliğine göre, mülk sahibi olan bu kesimin yine çok büyük bir kısmı, yakın zamanda yasallaşmış gecekondularda yaşayanlardan oluşuyor. Diğer bir deyişle, dünün gecekonducuları bugünün mülk sahiplerine dönüştükçe – mülkleri ne denli plansız ve köhne olsa da – piyasadaki faaliyetin ölçeği genişliyor.

Bu süreç, değişik yaşam biçimleri, değerleri, inançları ve davranışları olan birbirinden oldukça farklı seçmen kesimlerini bir araya getiriyor. İslamcı cemaatler, laik elitler, büyük sermaye sahipleri, küçük ve orta işletmeler ve bohem burjuva denilen gruplardan mürekkep bir şahsi-çıkarlar koalisyonunu temsil ediyor. Bütün bu farklı gruplar, biraz garip ve ironik bir şekilde, İstanbul’un dönüşümünden istifade etmek telaşı içinde, birbirlerinden farklı yollarla oyuna dahil oluyorlar. İçe kapanma çağrılarını dengeleyen de küreselleşen İstanbul’un bu geniş sosyal, kültürel ve sınıf tabanı oluyor. Hal böyleyken, bu açıklık projesi, İstanbul’da, milliyetçiliği ve Avrupa-düşmanlığı duygularını besleyen söylem rağbet bulduğu müddetçe çok hassas bir dengede duruyor. Bunun bir nedeni, küreselleşmenin harekete geçirdiği dışlayıcı mekanizmalar. Örneğin, en eski Roma mahallelerinden olan Sulukule’de, 620 hanenin hemen hemen tamamı, bu bölgede nesiller boyunca yaşayan sakinleri ücra bölgelere yerleştirilerek tahliye edildi. Zira belediye destekli yenileştirme projesi burayı lüks evlerle dolu bir muhite dönüştürmek peşinde. Aynı kaderi, Tarlabaşı’ndaki Roman vatandaşlar ile Türkiye’nin güney-doğusundan gelip bölgeye yerleşen Kürt göçmenler de bekliyor. Burada ikâmet edenler oldukça perişan durumda, ama bundan daha önemlisi, isimsizlikleri, İstanbul’un artan piyasa odaklı konut sektörüne dâhil olmalarını engelliyor. Öyle görünüyor ki, isimsiz olanlar sessizce görünmez kılınacak ve sesleri, uyuşturucu müptelası, satıcısı ya da bir suç makinesi olmadıkları sürece, kamusal alanda duyulamayacak.

Yetersiz refah devleti yapıları yanında şehirdeki enformel ve kimlik odaklı birleşme düzeneklerinin çöküşü, dışlayıcı dinamikleri, daha önce hiç olmadığı kadar geniş bir çapta tetikledi. Yüksek işsizlik oranları, kalifiye olmayan iş gücü ve Türkiye’nin kırsal kesimleriyle komşu ülkeler ve Afrika’dan devam eden göçmen akışı altında, sosyal dışlanma İstanbul’da uygun bir ortam buluyor. İstanbul’un resmî nüfusunun 2000 yılında yaklaşık 10 milyon iken 2007 yılında 12 milyonun üstüne çıkması, bu sosyal problemin boyutunu daha iyi gösteriyor. Bu nüfus artışının neredeyse tamamı yeni dalga göçlere bağlanabilir. Buna rağmen, İstanbul, piyasa odaklı ilişkilerin artan dışlayıcı dinamikleriyle mücadele etme vizyonundan yoksun. Bu durum, kontrol edilmediğinde, sosyal yarılmalar, dağılmalar ve çatışmalar biçiminde tezahür edebilir. Dışlanmış ile dâhil edilen arasındaki uçurumun giderek keskinleşmesi ve bir araya getirme mekanizmalarının zayıflaması bağlamında, dinî ve etnik kimlik vurguları, hayal kırıklığı ve öfke için hazır kodlar olabilir. Bundan başka, kentsel küreselleşmenin bu yeni dönemi, gündelik hayatlarının gidişatını belirlemeyi uman kentli seçmenlerin küçük ölçekli ve bireysel çabalarını yavaş yavaş ortadan kaldıran küresel kapitalizm tarafından karakterize ediliyor.

Bu neo-liberal proje, güçsüzlüğün tepkisel olarak siyasî muhafazakârlık ve otoriterliği semirttiği korkunç bir senaryoya dönmeden, yeni bir açıklık siyasetine – “farklı bir küresel model mümkün” nosyonuna bağlı yeni bir perspektif – su götürmez bir biçimde ihtiyaç var. Her şeyden önce, böylesi bir proje – artan sosyal eşitsizlik ve dışlanmayı derinleştirmekten başka bir sonuç getirmeyen kentsel alanların parçalanması ve ticarileştirilmesi temayülüne karşı – kamusal alandaki etkileşimi, ilişkileri ve karşılıklı sorumlulukları genişletecek türde bir küreselleşme ve açıklığı gündeminde barındıran, uzun bir istişare sürecine ihtiyaç duyuyor. Bu yalnızca bir düş mü? İstanbul, karşı karşıya olduğu seçimlerle hesaplaşacak mı? Uluslararası isim sahibi mimarların kamu projeleri için görevlendirilmesinin artan bir öfkeyle karşı karşıya kaldığı böyle bir ortamda – protestocular, meseleyi yerel (Türk) ve uluslararası (yabancı) kapışması şeklinde gündeme getiriyorlar – neo-liberal açıklık projesinin kırılganlığı ortaya çıkıyor. Geleneksel ve enformel yapıların, birleştirici unsurlar olmak konusunda daha fazla maharetli olamadığı ölçüde ‘eski düzen’ parçalanıyor, ama yine de tamamen devre dışı kalmış durumda değil: Kentsel küreselleşmeye yönelik savunmacı ve korkudan beslenen tepkiler kolaylıkla farklılık ve çeşitliliğin reddini buyuran dışlayıcı bir dile dönebiliyor. Sonunda bu milliyetçi fanatizmin fitilini ateşleyebiliyor. Çözülmesi gereken sorun, İstanbul’un yapmak zorunda olduğu doğru seçimden onu uzaklaştırmamak adına dünyayla birlikteliğin kamusal deneyimlerini pekiştirmek ve derinleştirmek. Umut etmeliyiz ki İstanbul’un seçimi, sosyal dayanışmanın demokratik temelini sürdürmeye yardımcı olur ve şehir bir kez daha herkes için ortak bir yaşam alanı olarak hayal edilebilir.

Dr. Asu Aksoy İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin öncülüğünde kurulan uluslararası kültür ve sanat inisiyatifi olan Santral İstanbul’un uluslararası proje geliştirme alanında sorumludur. Ayrıca Londra, Goldsmiths College’da misafir öğretim üyesidir.