MESELE İSTANBUL (KÜRESELLEŞME DEĞİL)

2008 yılı Temmuz’unda, Beyrut’tan İstanbul’a gelen uçaklarda yer bulamadım. Belediye Başkanı Topbaş ile olan randevumu kaçıracağımdan korkarak, bir seyahat acentesinden bana, İstanbul’a Şam veya Amman üzerinden giden uçaklarda yer bulmasını rica ettim. Acente görevlisi güldü ve İstanbul’a Arap dünyasının dört bir yanından turist akını olduğunu, bunun nedeninin Suriye lehçesi ile seslendirildikten sonra bir Suudi uydu şirketi tarafından bütün Arap dünyasında yayınlanan ve çok sevilen “Noor” (“Gümüş”) adlı dizi olduğunu anlattı. Seyahat acenteleri, dizinin çekildiği villaya ve diğer çekim mekanlarına rehberli turlar düzenliyorlardı. 2008 yılında İstanbul’u 100.000 kadar Suudi ziyaret etti, bu sayı bir önceki yılın rakamından 30.000 fazlaydı. Gezi programlarında şehrin tarihi eserleri vardı ama, Bizans kiliseleri ile Osmanlı Sarayları pek fazla ilgi çekmiyordu. Arap kamu oyu sonunda bölgeye 500 yıldan uzun bir süre egemen olmuş bir imparatorluğun başkentini yeniden keşfetmişti, ancak bu kez dikkatleri başka bir yere yoğunlaşmıştı.

2008’in “Noormanya”sı eninde sonunda geçecek, çılgınca bir sevdadan daha fazlasını temsil ediyordu. Çekim, İstanbul’un neşe ve mutluluk içinde yüzermiş gibi görüntüsüne, İslam içinde daha yüksek bir sosyal anlayış düzeyine, 35 milyarderin yaşadığı şehrin fiyakasına ve kendi geleneksel değerlerinin kıskacını aşan genç bir çiftin kozmopolit yaşam tarzına doğruydu. Halbuki, Hollywood, Brezilya ve Meksika pembe dizileri Arap uydu televizyonlarından kendilerine ait göz kamaştırıcı halleri, tutkuları çoktan yayınlamışlardı. “Noor” fenomenini gözlemleyenler, bu Türk pembe dizisinin, kendi evlerine başlarını çeviremeyecekleri kadar yakında yaşanan bir şeyleri gözler önüne serdiğini ifade ediyorlar. Genç bir Müslüman çift arasındaki aşk, bir kadının kocası tarafından da desteklenen meslek hayatı ve bir insanın hayatının bir yerinde Anadolu’nun bir köyünden göçerek Boğaz’da bir villada yaşayabilmesi ihtimali son bölümde 80 milyon Arap seyirciyi ekranlara çekti. Bu durum aynı zamanda da, diziyi yasaklamak isteyen dini liderlerin olumsuz ve mantık dışı tepkilerine yol açtı.
Sosyal bilimciler, İstanbul çıkışlı pembe dizinin Arap dünyasında bıraktığı cinsel, sınıfsal ve etnik etkiyi tartışa dursunlar, bu ilişkinin uzamsal ve coğrafi koşulları da incelenmeye değer aslında. İstanbul’un çekimi, fiziksel yakınlık, tarihi bağlar ayrıca Arap ve Türk gelenekleri, yemekleri, müzikleri ve dilleri arasındaki büyük örtüşmeye rağmen nasıl olmuş da şu ana kadar Arap dünyasında hissedilmemiştir?

Hollywood’a sorsak, cevap şu olurdu “Ne fark var ki?”. “İstanbul not Constantinople” (İstanbul Konstantinapolis Değil) adlı ünlü şarkının Tiny Tunes animatörleri tarafından yapılan video klibinde, İstanbul ve Arap dünyası hakkındaki önyargılar iç içe geçmiştir. Kentin minarelerinin ve kubbelerinin arka planında çöl ve çadırlar uzanmaktadır. Maraton ovasının doğusundaki her şeyi birbirinin üstüne yığmak, Amerikan popüler kültürünün yeni yaptığı bir yanlış değil. Şarkiyatçı önyargılar bir yana, coğrafi yakınlık söz konusu olduğunda kültürel benzerlikler de beklenir şeylerdir. Bu durumda, İstanbul’a son zamanlarda görülen Arap ilgisi, şehrin bu tür hısımlıkları bertaraf edebilmesinin dışında bir nedene de bağlı olabilir; bu da İstanbul’un kozmopolit profilini açıklamamızı sağlayabilecek olan giderek gelişen coğrafi ilişkilerdir.

İstanbul’un son 20 yılda katlanarak büyümesinin altında yatan dinamikler, hep küreselleşmenin ortaya çıkışına atfedilmişti. İster finans ve altın piyasalarıyla, ister tekstil ve moda sektörüyle ya da inşaat ve emlak girişimleriyle izah edilsin, şehrin erişimi, giderek artan boyutlarda Türkiye’nin halihazırdaki coğrafyasının ve ulusal bir alana sıkışmışlığının ötesine geçmiştir; İstanbul’un ekonomik etkisi bölgesel ve coğrafi yakınlıklar dolayısıyla Orta Asya ve Balkanlardan oluşan bir ikinci halkaya dolayısıyla da dünyaya uzanmıştır. Bir çok küresel kentte görüldüğü üzere, İstanbul’un ekonomik faalliğinin kökenleri coğrafi ve tarihidir. Örneğin, inşaat sektörünün Orta Asya ile bağı, coğrafi yakınlığa dayanır ama, bunda Eski Sovyet ülkelerindeki Türk kültürünün yeniden uyanışından kaynaklanan bir hısımlığın da etkisi vardır. Küreselleşme söyleminde vurgu bu bağları aşmaya yapılmakta ve kenti hali hazırdaki coğrafyasının dışında bir yerlere yerleştiren bir rol, ölçek ve bir kapsam atfedilmektedir.

Bu bağlamda, İstanbul sorumluluk duygusu ile görevini üstlenir. Çok geniş bir bölgede hüküm sürmüş bir imparatorluğun başkenti olarak, İstanbul, bir imparatorluk kenti ile küresel bir kent arasındaki devamlılığı, ilk (ulusal) ve ikinci (bölgesel) alansal halkalarla kurduğu bugünkü ilişkiler yoluyla tarif etmektedir.

Coğrafi anlamda sıkışmışlıktan, önce bölgesel sonra da küresel role geçerken, hangi coğrafyaların zapt edilmiş olduğunu hatırlamak önemlidir. İstanbul’un Balkan ülkeleri, Orta Asya ve Batı Avrupa ile bağlantılarının tümü, küresel bir kent olma isteğinden beslenir. Ulaşımına, alt yapısına ve çevresel standartlarına Avrupa standartları (ve özlemi) rehberlik eder. Kentteki iş gücü giderek artan sayıda Balkanlı’dır. Bulunduğu yer Doğu Akdeniz olmasına rağmen, bu bölge genelde görmezden gelinir. Dolayısıyla, son zamanlara kadar, Orta Doğu ve Orta Doğu ülkeleriyle kurduğu ilişki, soğuk savaş döneminin jeopolitik alanına sıkışıp kalmıştır. Doğu Akdeniz’de Yunanlılar ile Türkler, Araplar ile İsrailliler, Türkler ile Ermeniler, Kıbrıslılar ile Kıbrıslılar, Türkler ile Araplar, Araplar ile Araplar vs. arasında yaşanan gerginlikler, Türkiye ile Arap dünyası arasında serbest ticaretin ve daha güçlü kültürel bağlar kurulmasının önünde engel teşkil etmiştir elbette. Örneğin Lübnan, Türkiye ile daima iyi ticari ilişkiler kurmuştur ama, Osmanlılar’a karşı taşınan önyargı, Yunanlı Ortodokslar ile var olan güçlü kültürel ve siyasi bağlar ve Ermeni cemaatlerinin varlığı son dönemlere kadar bu bağın çok daha bariz bir kültürel alışveriş olarak belirmesini engellemiştir.

1516 ve 1918 yılları arasındaki Osmanlı egemenliği döneminde, İstanbul, Arap dünyasındaki şehirleri değişen ölçülerde etkilemiştir. Bu etkiyi tarif edebilmek için en sık kullanılan modeller, on altıncı yüzyılın şehir üçlüsü (İstanbul, Kahire, Halep) ve on dokuzuncu yüzyılın liman şebekeleridir (İstanbul, İzmir, Hayfa, Beyrut, Selanik ve İskenderiye). On altıncı yüzyılın başlarında ve on yedinci yüzyılda, imparatorluk merkezi ile vilayetleri arasındaki ilişki, arada güç kullanmaya yetecek stratejik mesafeyi bırakan önceki göçebe Osmanlı devlet aygıtına kıyasla çok daha sıkılaşmıştır. Hatta İstanbul on altıncı yüzyıl Halep’indeki idari örgütsel ve kurumsal binaları kontrol ederken dahi, vakıf örgütlenmeleri, yani toprağın dini anlamda elde tutulması, yerel bir pratik ve seçkinci yönetim biçimini yansıtmaktaydı. On dokuzuncu yüzyılda, liman şebekelerini Türkiye’nin tarımsal hinterlandına bağlamak için çekine çekine kurulan demir yolları, tren sistemi bu hinterlantların arasında bir ağ kurmakta başarısız olunca, daha sonra merkez ve periferi arasındaki gevşek ilişkiyi sağlamlaştırdı. Etnik gruplar, tüccarlar ve pazarlar, Akdeniz boyunca birbirleriyle yoğun ticaret yaptılar, mal ve fikir alış verişinde bulundular, ama her biri kendisine ait olan hinterlantların dizginlerini gevşek de olsa tuttular.

Osmanlı İmparatorluğu’nun mekansal örgütlenmesindeki yapısal kayma on dokuzuncu yüzyılda, özellikle de Balkan ülkeleri kaybedildikten sonra, İstanbul, Arap vilayetleri üzerinde daha merkezi bir etki arayışı içine girdiğinde meydana geldi. Bu durum, tarım ve sulama reformları, yeni yol şebekeleri, demir yolları, tramvaylar ve Doğu Akdeniz şehirlerindeki su şebekelerinin yapımı gibi büyük yatırımlar olarak tercüme edilebilir. Bu projelerin çoğu, ülkelerin bölgeye giderek artan ilgisini yansıtan bir şekilde Avrupalı şirketlere verilen özel imtiyazlarla finanse edildi. Yine de, şehir imparatorluğunun görüntüsü, bu eşitlik çabalarına üstün geliyordu. Levant şehirlerinin merkezlerine yerleştirilen saat kuleleri ve çeşmeler çağdaşlaşmanın simgesi olarak yorumlanırken, dağınık tren şebekelerinin ve kamusal alanların yapılması, merkezin yani İstanbul’daki Sultan’ın daima hazır ve nazır oluşunun simgesi olarak görülüyordu. Çağdaşlaştırma yoluyla bölgesel coğrafyaları eşitlemeyi amaçlayan bu büyük yatırımlara rağmen, İstanbul ile Doğu Akdeniz arasındaki eşitsizlikler, Osmanlıların sonunda bölgeden çekildiği 1918’e kadar çok büyük ölçüde varlığını korudu.

Osmanlıların çekilişinin ardından, Arap ulus devletlerinin oluşumu, kendi dışlanmış kimlikleri ve ön yargılarıyla birlikte tamamlanırken, Osmanlı geçmişinden kopuşlarını da abartılı hale getirdi, bunun nedeni yalnızca Arap devletlerinin bu geçmişi Türkiye’nin bugünkü durumu ile eşitlemeleri değildi. Arap milliyetçiliği ile yükselen Türk milliyetçiliğinin arasındaki hissedilir çelişki, daha sonraları bu kültürel gediği daha da genişletti. Son dönemlerde bazı Arap ülkelerinin hükümetleri ile Türkiye’nin tarih kitaplarını tekrar gözden geçirip düzeltmek üzere birlikte gösterdikleri çabaya rağmen, bu geçmiş uzun ve karanlık bir çağı yansıtmaya devam ediyor. İkinci ayrışma noktasını ise 1950’lerde Mısır’ın Arap dünyasını bağlantısız bir duruşa doğru çekişi sırasında, Türkiye’nin Amerikan etkisi altındaki Bağdat Paktına katılma kararı oluşturur.

İki dünya savaşı arasında, İstanbul etnik azınlıklarını çevrede kurulan yeni oluşmaya başlamış ulus devletlere, siyasi üstünlüğünü de Ankara’ya kaptırdı. 1927 yılında, ilk ulusal nüfus sayımı sırasında, Türkiye’nin nüfusu 13 milyon iken, İstanbul’un nüfusu 690.000 kişi idi. Aynı yıl, Osmanlı İmparatorluğunun ikinci büyük şehri olan Kahire, bir milyon kişilik nüfusa ulaşmış ve İstanbul’un yerini almıştı. Kahire hem bölgesel siyaset hem de nüfus bakımından yükselişini sürdürecekti. İkinci Dünya Savaşından sonra Arap ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları, başkentlerin hızla kentleşmeleri sürecine yol açtı: Beyrut, Bağdat, Kuveyt, Amman ve Abu Dabi, bu süreçte hem katlanarak büyüdüler hem de kendi ulusal bölgelerinde üstünlük kazandılar. Riyad, bir liman kenti olan Cidde’nin yerini almak için 1970’lerin ortasına kadar beklemek zorunda kalacaktı; sadece Şam, demografik ve ekonomik üstünlük bakımından bölgesel başkent olan Halep’le rekabet edebilecekti.

İstanbul, özellikle 1950-1960 arasında Başbakan Adnan Menderes dönemindeki liberalleşme süreci sırasında Türkiye’nin sanayi ve ticaret merkezi olarak önemini yeniden kazandığında, Arap başkentlerinden çok daha farklı bir büyüme ve gelişme yolu seçti. Bölgedeki diğer şehirler, hızlı kentleşmenin etkilerini hissetmeye başlamadan önce, İstanbul, genişlemekte olan kenti birbirine bağlayacak oto yollar inşa etme gerekliliği, periferisinde sürekli büyüyen ‘yoksulluk kuşakları’ ve şehir içinde yaşanan durgunluk gibi zorluklarla karşı karşıya kalmıştı bile. Kent merkezlerinin eteklerinde kentsel imar ve yapılaşma gibi süreçlerle ötekilerden çok daha erken karşılaştı. İstanbul’daki tarihsel korumacılık hareketi, 1980’lerde muazzam bir güç kazandı ve İstanbul’un 1985 yılında UNESCO’nun Dünya Mirası listesine girmesinin başını çekti. Dikkat çekici bir durum da şudur, Dünya Mirası listesine girmek başarısı, Kahire ile Şam’ın aynı statüyü kazanmalarından altı yıl sonra gerçekleşti, ancak İstanbul’daki koruma politikalarının kapsamı ve derinliği bu her iki şehirdekileri kat kat aşmıştı. İstanbul kaçak inşaat sektöründeki büyümeyi, bölgedeki diğer metropol merkezlerine oranla çok daha başarılı bir şekilde ısıtlayabilmişti. Amman, Beyrut, Şam ve hatta Cidde gibi bazı varlıklı şehirler dahi, aşırı derecede kaçak inşaatın varlığı ile mücadele etmeye devam ediyorlar.

1996 yılında Kahire halkının yüzde 75 kadarı kaçak yapılmış konutlarda yaşamaktaydı.Büyümekte olan gediğe rağmen, Arap dünyası ile Türkiye, Bretton Woods kalkınma ajansları, Birleşmiş Milletler’in ve bağımsız uzmanların dolaşıma soktukları planlama ve tasarım formüllerinin bazılarını paylaştılar. Örneğin, 1938 yılında Kuzey Afrika’da Fez ve Kazablanka’nın planları üzerinde çalışmış olan Fransız plancı Henri Prost, İstanbul’un nüfusu azalmış bölgelerinin konsolide edilmesi ve şehir içinde sanayinin kurulması ile tanınmıştır. Benzer bir şekilde, 1930’lar, 1950’ler boyunca Ankara ve Beyrut arasında çalışmış olan İsviçreli mimar Ernst Egli, bu şehirlerde yeni metropol düzenine uygun idari reformlar yapılmasını önerdi.
Belki de İstanbul ile daha geniş bir bölgedeki benzerliklerden bir tanesi de, kentlerin hem belediye başkanları hem de valiler tarafından yönetilmekte oluşlarıdır. Bu çok zorlayıcı ve çatışmaya açık sistem bazen çok tuhaf ast-üst yapılanmalarına ve karar süreçlerinde gecikmelere yol açıyor. Ancak, 1984 yılından bu yana, İstanbul kenti seçilmiş ve görece daha güçlü belediye başkanlarının yönettiği, metropoliten bir belediye kurmayı başarmıştır. Bu tarihten beri, şehirde, bir çok kentsel gelişme yaşanmıştır, bunlara, güçlenmiş bir yerel yönetime isnat edilebilecek bir gelişme olan kayıt dışı imar üzerinde giderek artan kontrol de dahildir. Bu durum, merkezi yönetimlerin, belediye başkanlarının bütçeleri ve idari sorumlulukları üzerinde görece güçlü bir kontrol kurmuş oldukları Arap şehirlerinin çoğu ile zıttır. Arap şehirlerinin çoğunda belediye başkanları seçilmemekte, doğrudan atanmaktadır.

1970’ler Türkiye ile Arap Dünyası arasında anlamlı bir başlangıca işaret etti: Avrupa pazarlarının tıkanmasından dolayı Türk işçiler Körfez ülkelerine göç ettiler. Bugün, Orta Doğu’da, 95.000’i Suudi Arabistan’da olmak üzere 100.000 Türk işçisi bulunmaktadır, Türk mühendislik ve inşaat şirketleri de Körfez’e doğru hareketlendikleri sürece bu sayı büyümeye devam edecektir.

Türkiye ile Arap dünyası arasında 2008 yılının “Noormanya”sı ile vücut bulan yirmi birinci yüzyıl yakınlaşmasının nedeni genellikle, Türkiye’de İslam geleneğinden gelen AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi)’nin siyasi yükselişine bağlanıyor. İlginçtir ki, bu durum hem kendisini sürekli hakir gören Avrupa’ya karşı kendini savunmak durumunda kalan Arap dünyasının yanında olunduğunu gösteren bir jest, hem de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yaptığı tam üyelik başvurusunu güçlendirecek şekilde bölgesel pazarlara ve ekonomik güçlere yayılma siyaseti olarak görülüyor. 2002 yılında 11 milyar dolar olan Türkiye ile Arap dünyası arasındaki alışveriş, 2008’de 62 milyar dolara çıktı. 2005 yılında, İstanbul’da Türk Arap Ekonomik Forumu yapıldı ve İstanbul daimi merkez oldu, 2006 yılında Türkiye Arap Birliği’ne daimi konuk olmak üzere davet edildi. 2002 yılından bu yana Araplar çoğunluğu İstanbul’a olmak üzere Türkiye’ye 30 milyar dolar yatırım yaptılar. Ticaretin de ötesinde son sekiz yılda, siyasi yaklaşımlar da hızlandı ve Türkiye, gergin bir komşu rolünden, Araplar ve İsrailliler arasında arabuluculuk yapan barışın güvencesi rolüne geçti. Türkiye ile İsrail ve Türkiye ile Arap dünyası arasında başlayan deniz altı boruları yoluyla taşınacak olan elektrik ve su sistemi görüşmeleri bu yeni iş birliğini çağın da ötesine geçen bir düzeye taşıdı.

Bu son dönemde, çok büyük ölçekli bir Türk emlak geliştirme, proje yönetimi ve inşaat şirketi, Körfez’deki bir finans ve yatırım şirketi ile birleşti. Bu şirketler, bu kentler arasında bir karşılıklı alış veriş ağı ve kentlerin imarında olağan dışı bir aşırılık yarattılar. Birleşik Arap Emirlikleri, Boğaz’ın değerli göklerine adını taşıyacak kuleler inşa etmeye çalıştı. Irak asıllı İngiliz mimar Zaha Hadid, şehrin Asya yakasının güney ucundaki Kartal’a yeni bir mahalle tasarlıyor. Bu projelerin çoğu da kent yönetimi tarafından desteklenen ve himaye edilen özel girişimler. Timothy Mitchell, Kahire’de de aşırı ikonik mega-projelerle benzer bir fenomenin yaşandığını, kent yönetiminin bir emlak piyasası oluşturmak ve kamusal alt yapı harcamalarını karşılayabilmek için ucuz kent topraklarını satmak yerine 1990’ların ‘Dreamland’i gibi projeler yaptırdığını, ve bu projelerin kent yönetiminin mali kısıtlamaları aşmak kapsamının ötesinde işleyip büyüdüğünden söz ediyor.

Riyad, Beyrut, Halep’te yapılan ve şimdilerde Cidde ve Doha’da başlatılan tarihi merkezlerin mutenalaştırılması ve yenilenmesi projeleri, Osmanlı mimari mirasına yeniden ilgi duyulmasını sağladı, ama yanlış yorumlamalar ve transliterasyonlar eksik olmadı. Beyrut şehir merkezini yenileyenler, Osmanlı dönemi binalarından pek azını korudular ama, karşılığında aşırı abartılı bir Osmanlıvarî canlanma tarzını seçtiler, bunların arasında şehrin silüetine egemen olmuş yeni bir mega cami de bulunuyor. Halep’in restorasyonu, bir ekonomik yeniden canlandırma projesine bağladığı Osmanlı kent dokusunu ve anıtlarını korumak bakımından çok daha kazançlı oldu. 2002 yılında Mekke’de bir toplu konut projesine alan açmak için Suudi yetkililer tarafından yıktırılan Osmanlı kalesi ise, sadece iki ülke arasında var olan derin ideolojik gerginliği hatırlatmaya yaradı.

“Noor” dizisine karşı dini liderlerin öfkesi, bu gerginliklerin ifadesinin son örneğiydi ve İstanbul’da ortaya çıkan bu yeni turizm nişinin çöküşüne yol açabilirdi. Ama sonunda itidal üstün geldi: İstanbul’a giden uçaklar dolu olmaya devam etti.

Sonunda İstanbul’a bir bilet bulabildim. Belediye başkanı ile yazlık ofisinin bulunduğu Yıldız Sarayı’ndaki Malta Köşkü’nde buluştum, beni uluslar arası ilişkiler ekibinden mükemmel Arapça konuşan bir görevli karşıladı. Görevli, diğer ekip arkadaşları ile birlikte bir değişim programından yararlanarak Ürdün’deki Zarqa üniversitesi’nde Arapça okumuştu. Belediye başkanı İngilizce bilmiyordu, ama benimle konuşmak için, Amerika’dan gelen bir Arap profesör olan İngilizce çevirmenini kullandı, oysa ben uluslar arası ilişkiler ekibi ile Arapça konuşuyordum.

On dokuzuncu yüzyılın iktidar koltuğu olan Yıldız Sarayı bahçelerinden baktığınızda, gözünüzün önünde sonsuz bir manzara uzanır, Boğaz’ın ötesinden şehrin iç mahallelerini dahi görebilirsiniz. Bu iç mahallelerden bazıları, Dubai, Beyrut, Kahire ve Riyad’da da dahil dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi, kenar mahalleleri ve güvenlikli siteleri andırıyor; şu ana kadar bu kentin benzersiz güzelliğini ve baştan çıkartıcılığını alt edemediler. Dünyada hiçbir şehir İstanbul kadar çok yüzlü değildir. Uzayıp giden görüntünün kapsamı, sizi aynı zamanda hem davet eder, hem de yasaklar.

Bu baştan çıkarıcı operanın karşısında, Beyrut ve Kahire Yıldız’ın asıl sahibi II. Abdülhamit için kim bilir ne kadar önemsizdi. İstanbul’la karşılaştırıldığında hala nasıl da çekicilikten yoksunlar. Belediye başkanı, sohbetimiz sırasında, Napolyon’un bir sözünü tekrarlayarak, eğer dünya tek bir ülke olsaydı, İstanbul’un başkent olacağını belirtti. Belediye başkanının gururu olan şey, hiç kuşkusuz Napolyon için stratejiydi. Dikkati bulunduğumuz yerin güzelliğinden başka bir şeye çekmek istemiyordum, bu yüzden soyadıma fazla vurgu yapmadım. Soyadım Sarkis, on dokuzuncu yüzyılda Malta köşkünü yapan Ermeni mimar Sarkis Balyan’ın ön ismi ile aynıydı. Belediye başkanı, meslek hayatının ilk yıllarında şehrin saraylarının restorasyonu ile uğraştığından bunu biliyor olmalıydı. Ama birlikte çay içtiğimiz bu mekanda 1881 yılında II. Abdülhamit’i tahttan indirme planları yaptığı için vatana ihanetten yargılanan Mithat Paşa’nın, eşimin büyük büyükbabası olduğunu bilmiyordu. İster Arap olalım, ister Ermeni ya da Türk, yenilenmiş arzularımızı onun hepimizin gözleri önünde uzanan coğrafyasının üzerine yaymak için galiba daima bu şehre dönüyoruz.

Hashim Sarkis, Harvard Üniversitesi Tasarım Yüksek Okulu’nda Ağa Han Profesörü ve mimardır. İçlerinde “Circa 1958: Lebanon in the Pictures and Plans of Constantinos Doxiadis” de bulunan bir çok yayının yazarı ve Eric Mumford’la birlikte “Josep Lluis Sert: The Architect of Urban Design” kitabının editörlerindendir.