Bİr Şehİr kİ, Başarısız OLMAK İçİn Fazla Büyük

İstanbul, Venedik ya da San Francisco kadar güzel, ancak sudan bir an olsun uzaklaşıldığında, aşırı hızlı kentleşmenin travmasını yaşamakta olan bütün metropoller kadar gaddar ve çirkin bir şehir. Şöyle sakin bir akşamüstü Boğaz’a doğru bakıp güneşin suya batışını seyretmek için palmiyelerin ya da asırlık çamların gölgesinde oturulacak bir kent. Ama aynı zamanda, bazı semtlerini adımlarken çok dikkatli olunması gereken bir yer. İstanbul, yapılarının temellerinin altında, Avrupa’daki her şehirde olduğu kadar tarih katmanları bulunan bir şehir. 2010 senesinde şehir Avrupa Kültür Başkenti olacak. Nasıl saydığınıza bağlı olarak, İstanbul üç ya da dört imparatorluğun başkentliğini yaptı. Hala da suretini Yunan, Roma, Bizans, Venedik ve Osmanlı medeniyetlerinin ayakta kalmış eserlerinden almakta. İstanbul’un Ortodoks kiliseleri, Sünni camileri ve Sefarad sinagogları bulunuyor. Klasik tarzda devasa sarnıçlara, halka halka kadim burçlara, çarşılara ve saraylara sahip. Ancak bu kentin sıra dışı bir kasvetin hüküm sürdüğü ıssız beton mahalleleri, şehir hayatının dehşetine ayak uydurmaya çalışan köksüz ve mülksüz bir alt sınıfı da var.

İstanbul, 1923 senesinde, Birinci Dünya Savaşı’nın kargaşasından çıkıp Versailles Barış Anlaşması’yla doğmuş bir devletin en büyük kenti. Bugün Selanik olarak bilinen kentte doğan ve gerçek bir Avrupalı olduğu reddedilemeyecek olan Kemal Atatürk, modern Türkiye’yi kurarken başkenti Ankara’ya, yokluktan yaratılan bu şehre taşıdı. Modern Türkiye’nin ilk yirmi otuz senesi boyunca devlet, kaynaklarının çoğunu yeni başkentine ve onun altyapısına adadı. Bir süreliğine Ankara ve İstanbul sanki birer ikiz kutup olabilirmiş gibi hissedildi: biri Avrupa kapısı, diğeri ise Anadolu’nun kalbindeki denge taşı. 1950’li senelerde Türkiye’de kentleşme hızlanmaya başladığında, terazi ezici bir güçle İstanbul’u gösterir oldu. Kırsal kesimden gelen yoksul insanlar büyük şehre akın etti ve kozmopolit bir adacık olarak bilinen, Türkiye’nin farklı etnik gruplara ve inançlara yönelik hoşgörüsünün ispatı olan kent, aynı zamanda ülkenin en muhafazakâr seçim bölgesine dönüştü. İstanbul artık, 3500 mülksüz Sinti ve Roma kökenli vatandaşın, aynı Robert Moses’ın New York’ta devlet parası ile inşa edilen ve siyahların ve Porto Rikoluların oturdukları mahallelerin içinden geçen otoyol projesini andıran bir operasyonla, Bizans zamanından kalma surların gölgesinin altında asırlardır yaşadıkları Sulukule semtinden çıkartıldığı bir şehir oldu.

İstanbul, kendisini laikliğe adamış ve ancak bazı özel durumlarda Atatürk’ün otoriter rejiminden uzaklaşan bir orduya sahip bir ülkenin en büyük ve en ateşli kent merkezi. Eğer generaller yanlış bir hesap yaparsa, ülkenin bir isyanla Cezayir’e dönüşme potansiyeli var. Öte yandan İstanbul, ülkeyi Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin gibi ekonomik bir güce dönüştürmekte. Sovyetler Birliği’nin çöküşü Türkiye’yi ve özellikle İstanbul’u hızla büyüyen enerji zengini eski Sovyet Cumhuriyetlerinin ortasında hayati bir hizmet ve uzmanlık merkezine dönüştürdü. Bu, İstanbul’un büyük ölçüde genişletilmiş havaalanında gövdeleri otobüsler gibi aşırı süslü renklere boyanmış sıra sıra uçaklardan yansıyan bir olgu: Özbekistan Havayolları, Dniproavia, Tacikistan Havayolları, Air Astana, Donbassaero ve Tataristan Havayolları.

Bu aynı zamanda gece gündüz Boğaz’ı tıkayan gemi dizilerinden, şehri tanımlayan asma köprülerin altından ve minarelerin yanından geçen tankerlerden ve şileplerden de anlaşılmakta. İstanbul, Kazakistan’ı ve Azerbaycan’ı, Ukrayna’yı ve hatta Rusya’yı yeniden yapılandıran mimarların, inşaat şirketlerinin, reklam ajanslarının ve finans kurumlarının üssü. Bu kentin televizyon istasyonları ve bankaları; sıradan giyim mallarından özel tasarım mutfak lavabolarına kadar her alanı zorlayan fabrikatörleri var.

İstanbul Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş pasaportu. Kendisini Dubai’den St. Petersburg’a uzanan eksendeki kentlerden biri olarak görüyor. Eğer Londra Avrupa’nın ilk küresel şehri ise, İstanbul ikincisi olduğunu düşünüyor. O, etkisi hem kültürle hem de ticaretle yoğrulmuş bir kent. Atatürk’ün, mimari konulara yönelik kişisel ilgisinin Ankara’yı planlamak için Avusturyalılar’ı çağıracak denli büyük olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin Meksika ya da Avustralya gibi kendine has bir mimari kültür geliştirememiş olması oldukça şaşırtıcı bir olgu; buna rağmen İstanbul’da çağdaş sanata yönelik çok heyecanlı bir yaklaşım mevcut. Coğrafi büyüklüğü ve nüfusu düşünüldüğünde, kentin üçte biri Asya’da yaşamakta olsa da, İstanbul’un Avrupa’nın en büyük kenti olarak tanınmak isteyen haklı bir tarafı var. İstanbul’un Avrupa yakasındaki semtlerinden ve başlıca iş merkezlerinden biri olan Levent’te, banka kümelerinin arasında Londra’daki akıllı Çin Restoranları’nın tıpkılarını ya da mega alışveriş merkezlerini bulabilirsiniz. Ama İstanbul aynı zamanda, Anadolu’nun kırsal kesimlerinden gelmiş Kürt göçmenlerin prefabrik beton apartman bloklarında yaşayanların bakışları altında kuzu sürülerini otlattıkları türden, kendi sınırlarıyla çevrelenmiş yerleşimler barındıran da bir kent.

O, başka hiçbir kente benzemese de, başka birçok kentle ortak yanları da bulunan, ancak bu ortak unsurları pek fark etmeyen bir kent. 1980 senesinden itibaren Kahire’nin nüfusu iki katına çıkarken, İstanbul’un nüfusu, Lagos’unki gibi, dört katına çıktı. İstanbul, Meksika ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki sınırı bulanıklaştıran, Rio Grande’nin iki tarafındaki ikiz kentler El Paso ve Ciudad Juarez’i hem hatırlatan bir şekilde, hem de onlardan çok farklı olarak, iki kıtanın üzerine yerleşmiş bir kent.

Kentin toplam yüzölçümünü 1800 km2’den 5300 km2’e çıkartan yeni oluşturulmuş üniter yetki alanının dâhilinde İstanbul yaklaşık 13 milyon insana ev sahipliği yapıyor. Buna rağmen, her gün 1,5 milyon işçiyi daha içine çekiyor ve günlük nüfusunu 15 milyona kadar çıkarttığı oluyor. Şehir yönetimi, nüfusu 16 milyonda durdurmaya çabalıyor ve kendi haline bırakıldığı takdirde 71 milyonluk bir ülkenin en büyük şehrinin nüfusunun 25 milyona dayanacağından endişe ediyor. Ancak bu, en fakir yörelerinin gayri safi hâsılası en zengin bölgelerininkinin ancak yüzde 20’sine eşit olan Türkiye’de, şehrin değil, sadece merkezi hükümetin gücünün yetebileceği bir konu. Böylesi dengesiz bir durum göz önünde bulundurulduğunda, İstanbul’un kırsal kesimden yoksulları bir mıknatıs gibi kendisine çekmesine şaşırmamak gerek. Türkiye’deki iç göç, İstanbul’un son birkaç on yıl içerisinde adamakıllı zenginleşmiş olmasına karşın, şehirdeki eşitsizliklerin iyice vahim bir hale bürünmesine yol açtı. Üstelik İstanbul artık kendi kaderinin efendisi bile değil. Artık Başbakan tarafından idare edilen toplu konut programı TOKİ de var.

Pek az kentin böylesine parçalanmış bir coğrafyası vardır. İstanbul’da yaşayanların büyük bölümü bir kıtadan diğerine neredeyse hiç geçmiyor. Ancak her gün bir yakadan diğerine gidip gelen nüfusun yüzde 10’luk kesimi bile 1,2 milyon gibi çok yüksek bir toplama tekabül ediyor. Zaten onların bu ulaşım ihtiyacını sağlamak için Boğaz’a yeni bir köprü yapılması düşünülüyor. Ne var ki, bazıları bunun kenti besleyen su havzalarını harap edeceğinden yana korku duyuyor. Kentin önde gelen sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerine çevre sorunlarıyla ilgili soru yönelttiğinizde ise, ilk cevapları 17 Ağustos 2009 tarihinde gerçekleşen ve 20.000 kişinin ölümüne sebep olan deprem oluyor. Doğal kaynaklar, nüfus artışı ve sivil adalet pek öne çıkmıyor.

Ancak şehrin iki yakasında da işlerliği arttıracak türden, kentin hem doğu hem de batısında yeni merkezler yaratmaya yönelik iddialı planlar da mevcut. Bunlardan biri, kentin Asya yakasındaki Kartal’da yürütülen proje, henüz Zaha Hadid tarafından hazırlanan dinamik masterplanının ilk aşamalarında. Özel iştirak ile finanse edilen bu tarz inşaatlar aracılığıyla İstanbul’un altyapısına büyük yatırımlar yapılıyor. Metro sistemi aşama aşama hayata geçiriliyor, tramvaylar yeniden canlandırılıyor. Boğaz’ın altından geçen yeni demiryolu tüneli eski bir Avrupa imparatorluğunun ezeli rüyalarından birinin, yani Berlin’den Bağdat’a doğrudan gidecek bir demiryolu hattının, gerçekleşmesine izin verecek.

Kültürel ve siyasi nedenlerle birbirleriyle rekabet halindeki güç blokları arasında bir uzlaştırma zemininin en asli değere dönüştüğü dünyamızda, İstanbul bu blokların arasındaki en mühim köprüdür. O, sıradan kent sorunlarına gereğinden fazla sahip olan, ancak onlarla baş etmesine olanak tanıyacak enerjiye ve kaynaklara da haiz bir şehir. Bu şehrin başarısızlığı, kimsenin çıkarına değil.

Istanbul: Ali Taptik

Yüzyılların tarihini ve giderek büyüyen bir kentsel modernleşmeyi bir arada barındıran İstanbul, farklı yerleşim tipolojilerinin yamalandığı bir Türkiye mikrokozmosudur.

 

 

Deyan Sudjic, Londra Tasarım Müzesi’nin direktörü, Urban Age Danışma Kurulu’nun eş-başkanı ve Phaidon tarafından yayınlanan The Endless City adlı kitabın editörlerindendir. Sudjic, 2008 yılında İstanbul Modern’de sergilenen Tasarım Kentleri sergisinin küratörüdür.