Uçsuz bucaksiz bir hareketliliğin değişmez kavşaği

Belli bir mesafeden bakılınca, İstanbul, uçsuz bucaksız ve çok çeşitli hareketliliklerin değişmez kavşağıdır. Dünyanın Doğu-Batı, Kuzey-Güney akslarına ve diğer bütün olası varyantlarına ulaşır. Bu türden kesişmelerin tarihinden, bir ağ işlevini görebilmek ve pekiştirebilmek için belli bazı yetenekleri geliştirme ihtiyacı doğar; bu sadece sıradan bir söz konusu kavşakta bulunma meselesi değildir. Bana göre, çok farklı tarihler ve coğrafyalar içinde bu türden yetenekleri geliştirme becerisi, İstanbul’un derin tarihinin bir özelliğidir. Bu özellik, günümüzün birbirine bağlanmış dünyasında giderek artmakta olan bir özelliktir. Bunu da birkaç eğilim görünür kılmaktadır. Burada kendimi üç tanesi ile sınırlayacağım.

Birinci eğilim, sermaye akışıyla ilgilidir: İstanbul, hem Doğu’ya hem de Batı’ya uzanan sermaye akışı coğrafyasının tam ortasındadır. Türkiye’nin en önemli ticaret ve yatırım ortağı Avrupa Birliği olsa da, son dönemde uygulanmakta olan Soğuk Savaş sonrası jeopolitiği Asya ülkelerinin önemini giderek artırmaktadır.

İkinci eğilim, insanların geliş ve gidişleriyle ilgili,
burada bir kez daha Avrupa ile Asya arasında kayda değer
bir karşılıklı hareketlilik görmekteyiz. İstanbul’a gelen ve İstanbul üzerinden göç eden insanların çeşitliliği bu tür kavşaklardan yayılan belli bilgi biçimleri hakkında, dünyadaki farklı ve karmaşık kültürlerin arasında dünya çapında bir eklemlenme yaşandığı bir dönemde, bu birbirine geçmiş akışın merkezinin içeriği ile ilgili bir soruya
yol açıyor.

Cevap, belki de, dünyadaki 60 önemli şehri siyasi ve kültürel çeşitlilikleri ile inceleyen bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkan üçüncü eğilimde yatıyor olabilir. Bir kesişimler ve hareketlilikler kenti olan İstanbul, özellikle bir küresel siyaset bağı, ve insan sermayesi ve yetenek kenti olarak 30. sırada yer alıyor. Aşağıda bu eğilimlerin her birini ayrıntıları ile ele alacağım.

Sermaye akışı bağlamında, Türkiye’nin önde gelen ticaret ve yatırım ortağı Avrupa Birliği’dir. 2007 yılında, Türkiye ile Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki ticaret 12,4 milyar 19.000 olarak gerçekleşmiştir, bu rakam 1990-2000 arasındaki yıllık ortalamanın otuz katı civarında gerçekleşmiş muazzam bir artışı göstermektedir. Avrupa Birliği ülkeleri arasında, 5,7 milyar US$ ile Hollanda, açık ara ile Türkiye’deki en büyük yatırımcı durumundadır, daha küçük bazı Avrupa Birliği ülkelerinin toplam hacmi ise 4,9 US$’ı bulmuştur. Avrupa Birliği ülkeleri ile kurulan ekonomik ilişkilerin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan ve Soğuk Savaş döneminde de devam eden uzun geçmişi, bu ezici üstünlüğü beslemiştir.

Ancak Asya hızla yükselmekte. 2007 yılının sonu itibariyle, Türkiye’nin en fazla doğrudan yabancı yatırım (FDI) yaptığı iki ülke açık ara ile Hollanda ve Azerbaycan olmuştur, bu iki ülkenin yan yana gelmesi, Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında coğrafi bir eklem olarak varlığının çarpıcı bir örneğidir. Bu iki ülkeyi, Malta, Lüksemburg, Almanya, ABD ve Kazakistan izlemektedir. Doğrudan yabancı yatırımların en fazla görüldüğü iki sektör İnşaat ve Emlak sektörleridir. Türkiye’de iş yapan yabancı şirketlerin yüzde 20’si bu sektörlerde bulunmaktadır. Yabancı ülkelerde çok sayıda Türk inşaat şirketi de çalışmaktadır, 1980 ile 2009 yılları arasında kümülatif değerin en fazla yoğunlaştığı ülkeler İtalya (102 milyar US$), Libya (50 milyar US$) ve Ukrayna’dır (21 milyar US$). Kümülatif yatırımların 10 milyar ile 16 milyar US$ arasında değiştiği ülkeler arasında ise İsviçre, Lüksemburg, Rusya ve Sudan gelmekte ve bir kez daha Türkiye’nin farklı tarihi coğrafyalar arasında bir köprü görevi gördüğünün altını çizmektedir.

İçinde bulunduğu jeopolitik bölgenin ötesine yayılan ticaret bağlarıyla birlikte (bu gazetenin 38. sayfasındaki ‘Bölgesel Bağlam’a bakınız) Türkiye’nin yurt dışındaki FDI stoklarında önemli bir artış söz konusudur. 2007 yılında Türkiye’nin 12,2 milyar US$ olarak gerçekleşen FDI’si 1990’a kıyasla on bir katına (1990’da bu rakam 1,1 milyar US$ idi), 2000 yılına göre ise 3,5 katına (2000 yılı rakamı 3,7 milyar US$ dir) çıkmıştır. Benzer bir şekilde, Türkiye’den katlanarak artan bir oranda sermaye çıkışı yaşanırken, 2007 yılında 146 milyar US$ olarak hesaplanan FDI girişi 1990 (11 milyar US$) yılına göre on üç kat, 2000 yılına göre de (19,2 milyar US$) yedi buçuk kat artmıştır. Bu içeri ve dışarı, bölgeye ve bölge yoluyla akan sermaye akışı kombinasyonu, İstanbul’u sermaye hareketliliği kavşağı olarak belirler. Sermaye ilişkilerinde yirmi yıldır yaşanmakta olan böylesine bir bölgesel hareketlilik İstanbul’un gelişme kapasitesini yönlendirmiş, imalat, finans ve hizmet sektörlerini değiştirmiş, kenti artık insan sermayesini ve her tür yeniliği çeken bir mıknatısa dönüştürmüştür.

FOREIGN DIRECT INVESTMENT AND INTERNATIONAL FIRMS IN TURKEY

DOĞRUDAN YABANCI YATIRIMLAR (FDI) VE TÜRKİYE’DEKİ YABANCI FİRMALAR

 

İstanbul’un yarattığı çekim alanı, şirket merkezleri için bir kent arayışı içindeki yabancı şirketlerin de gözünden kaçmadı. Türkiye’de çalışan 19.000’den fazla yabancı şirketin, yarısından epeyce fazlasının merkezi İstanbul’da bulunuyor. Bunların 10.700 tanesi AB şirketleri, aralarında 3100 Alman, 1800’de İngiliz şirketi var. Diğer yandan, 4300 Asyalı şirket bulunuyor, bunların 910’u İran, 450’si Azerbaycan, 300’ü de Çin şirketleri. AB şirketleri çoğunlukta ama, Asya’nın yükselişi ve çok yakınındaki bölgede değişmekte olan jeopolitik, İstanbul’u artık dünyanın dört bir yanından çok çeşitli ve çok sayıda şirketle projenin bir arada var oluşu ile nitelenen uçsuz bucaksız bir alanın merkezi haline getiriyor. Avrupa kentlerinin geleceği ile ilgili olarak yapılan bir çalışmaya göre, İstanbul, Batı Avrupa ile Batı Asya arasında uzanan coğrafi alanda yeni oluşan Avrupa olarak düşünülen bölgedeki en önemli şehirlerden biridir.

Policy Influence and Human Capital for Chicago, Seoul, Shanghai, Los Angeles, Singapore, Taipei, Berlin, Bangkok, Buenos Aires, Mexico City Cairo, Vienna, Istanbul, Beijing, Tokyo, London, Paris, Brussels & New York

SİYASAL ETKİNLİK; İNSAN SERMAYESİ Source: The Global Cities Index by A.T.Kearney with the Chicago Council on Global Affairs and Foreign Policy.

Sermaye akışları kente yayılan ve kentin içinden geçen ekonomik ilişkileri tarif etmenin bir yolu iken, insanların akışı da becerileri, yenilikleri ve kültürü taşır. Bunların hepsi de göçle ilgili tartışmalarda kolayca gözden kaçırılan unsurlardır. Göç halindeki insanlar ve yerel ve küreselin kesişmeleriyle şekillenen kültürlerin ince dokusu şehirlere eklemlenir ve “şehirlilik” dediğimiz durumu besler. Bunların hepsi de İstanbul’un özgün jeopolitiği ve kültürünü biçimlendirmiştir.

2006 itibarıyla, Türkiye’nin küresel göç haritası hala tek bir karşılayıcı ülkenin yani Almanya’nın egemenliğinde idi. İster 1,7 milyon Türk vatandaşını, ister Türkiye’de doğmuş fakat Türk pasaportu taşıyor olan veya olmayan 2,7 milyon kişiyi, ve hatta Almanya’nın yeni değiştirilen natüralizasyon yasası sayesinde artık muğlak bir vatandaşlık statüsünde bulunmayan ikinci ve üçüncü kuşak Türk-Almanlar’ı toplam rakama dahil ediyor olalım veya olmayalım. Türkler’in Almanya’daki mevcudiyeti son derece güçlü. Türk nüfusun Almanya’dan sonra en çok bulunduğu ülkeler Fransa (229.000), Hollanda (171.000), Avusturya (150.000) ve Belçika (111.000), bu ülkeleri az sayıda Türkün yaşadığı bir çok
ülke izlemekte; örneğin İsveç’te 100.000’in biraz altında, Rusya’da ise 2000.

Türk göçünün küresel coğrafyası değişmekte. Doğu’dan Batı’ya doğru gerçekleşen sermaye akışını yansıtır bir şekilde, Türkiye’yi terk eden kişilerin de en fazla göç ettikleri yer Avrupa olmaya devam ediyor, ama buna ek olarak, henüz küçük olmakla birlikte, Asya’ya doğru giderek büyüyen bir akış da görüyoruz. 2000 ile 2006 arası Türkiye’den toplam 322.000 kişi Almanya’ya, 57.000 kişi Fransa’ya ve 55.700 kişi de Avusturya’ya göç etti, bunları daha küçük sayılarda çeşitli ülkeler izlemekte. Ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin oluşturduğu üstünlük, Türkiye’den göç edenlerin değişen coğrafyasının da üstünü örtüyor. Örneğin, 2006 yılında, Almanya’ya gidenlerin sayısı 30,000’ken, bunu 20,000 kişi ile Suudi Arabistan izliyor, 8,300 kişi Fransa’ya gitti, ancak az olmakla birlikte dikkat çekecek kadar sayıda insan da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlık kazanan Asya Cumhuriyetleri’ne göç etti.

Türkiye’ye göç ise küçük miktarda, toplam nüfusun sadece yüzde 1,9’u yabancı ülkelerde doğmuş bulunuyor, bu rakama Almanya’dan ya da başka yerlerden kesin dönüş yapanlar da dahil. Ancak burada yine, Avrupa Birliği ülkelerinin ötesinde yeni köken coğrafyalarına rastlamaktayız. 2006 yılında, Türkiye’ye göç eden 191,000 yabancının çoğu Bulgaristan ve Azerbaycan’dan geldi. Bu iki ülkenin vatandaşları yine 2000 ile 2006 yılları arasında gelenlerin toplamında çoğunluğu oluşturdular. Bulgaristan’dan 373,000 kişi gelirken, 73,000 kişi de Azerbaycan’dan göç etti, Almanya’dan gelenlerin sayısı ise sadece 48,400. Çoğunluğu oluşturan bu göçmenleri ise, Yunanistan, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, İran, Irak, Birleşik Krallık ve başka yerlerden gelen az ancak dikkate değer sayıda göçmen izlemekte. Göçmenlerin kökenleri Batı’dan Doğu’ya doğru kayıyor. En fazla göç Almanya ve Fransa’ya olurken, en fazla göçmen de Bulgaristan ve Azerbaycan’dan geliyor.

Bir başka önemli ancak daha geçici olan unsur, kısa süreli yolculuklarla ortaya çıkan işlerin ya da ulusal kültürlerin kesişmeleri. Birçok ülke için de geçerli olduğu üzere, Türkiye’ye çeşitli kısa süreli nedenlerle giren yabancılar ve kısa süreli gelen vatandaşların sayısının çokluğu, göç edenlerin sayısından kat be kat fazla. 2006 yılında, Türkiye’ye en fazla seyahat, eğlence, kültür, aile ve dost ziyaretleri amaçlarıyla gelindi. Ancak Türkiye’ye iş için gelenler de oldu. 2006 yılında, Türkiye’ye en fazla gelen yabancı grubu 7 milyon yönetici ve profesyonel oldu, 1.1 milyon da ikincil hizmet grubu çalışanlarından geldi.

Yabancıların Türkiye’ye girişleri, 2006 yılında 19,3 milyon kişiye çıktı, bu rakam 2004 yılında 13,7 milyon, 2001 yılında ise 11,3 milyon kişiydi. 2001 ile 2006 yılları arasında, Almanya’dan Türkiye’ye 23 milyon kişi, Rusya’dan ve Birleşik Krallık’tan 9’ar milyon kişi, Bulgaristan’dan 7 milyon kişi ve İran’dan 4 milyon kişi geldi. Bunlar kayda değer olmanın da üstünde rakamlardır. Bu rakamlar ülkeye, muazzam çeşitlilikte insanların girip çıktığını, her birinin kendi özel tarihlerini ve kültürlerini taşıyarak, İstanbul’un kozmopolit yapısını beslediklerini göstermektedir.

Son dönemde oluşan bu sermaye ve insan akışı coğrafyaları, tartışmak istediğim son iki değişkeni beslemekte. Bunlardan bir tanesi, İstanbul’un bir karşılıklı politika alışverişi merkezi olarak üstlendiği önemli roldür. Kearney’nin 5 değişken (iş hayatı, insan sermayesi, bilgi alışverişi, kültür ve siyasi bağlantılar) üzerinden 60 kent üzerinde 2009 yılında yaptığı araştırmada, İstanbul, siyasi bağlantılar değişkeni bağlamında, Washington, Pekin, Paris, Kahire, Londra ve Brüksel ile birlikte ilk 10 kentin arasına girmiştir. Araştırma, siyasi bağlantılar değişkenini ‘küresel politika üretme ve siyasi diyalog üzerindeki etki’ olarak tanımlamaktadır.

Yukarıda anlatılanlardan çok da bağımsız olmayan ikinci nokta ise, araştırmanın İstanbul’u insan sermayesi değişkeni bağlamında ilk 15 kent arasına yerleştirmiş olmasıdır – araştırma, kenti ‘çeşitli insan gruplarını ve yeteneklerini çeken bir mıknatıs rolü oynuyor’ diye tanımlamıştır. Bu 15 kent arasında; Tokyo, New York, Chicago, Sydney ve Londra bulunmaktadır. İstanbul’un böylesine bir yüksek düzeyi yakalamasındaki en önemli unsur kentin çok sayıda uluslar arası okula sahip olmasıdır. Bu okullar, öğrencilerinin anne ve babalarının niteliklerinin göstergesidirler.

Yükselen 10 Avrupa kentİ. Source: Ernst and Young. Reinventing European Growth: 2009 European Attractiveness Survey.

Ölçülen bu beş unsurun arasında, en üst seviyede bulunan kentlerde bu durumu besleyen en önemli durumun yabancı ülkelerde doğmuş nüfusun varlığı olduğunu belirtmek önemli olacaktır: Bu unsur tek başına New York’un insan sermayesi değişkeninde açık arayla en üst sıraya yerleşmesini sağlamıştır, Hong Kong’un da beşinci sırayı almasındaki en büyük etkendir. İstanbul’un konumu da oldukça iyidir; hala yurt dışında doğmuş olan nüfusu çok az olmasına rağmen, göçmenlerinin çok çeşitli kökenlere sahip olmasının getirdiği avantajlardan yararlandığı açıktır.

Ben, siyasi bağlantılar ve insan sermayesi değişkenlerinde öne çıkarak yer aldığı konumların, İstanbul’un değişik ekonomik ve jeopolitik coğrafyaların kavşak noktası olarak üstlendiği stratejik rolden kaynaklandığını düşünüyorum. Her geçen gün birbirine daha çok bağlanan bir dünyada,
bu rol ve buna bağlı yetenekler giderek büyüyen bir
önem kazanmakta.

Kentler uzun zamandır sınır ötesi çevrimlerin kavşak noktalarında, sermaye, emek, mal, ham madde, tacirler ve yolcular buralardan akıyor. Asya ve Afrika, bu akımların en eski ve en engin olanlarına, Avrupa da en yoğunlarından bazılarına tanıklık ettiler. Kentler, bu akışların çevrelerinde oluşan ekonomiler ve kültürler için stratejik alanlar yarattılar, bu türden kesişmeleri kullanacak ve yönetecek, ekonomik, siyasi ve kültürel iktidarların mekanlarını oluşturdular.

TÜRKİYE’YE GÖÇ VE KISA SÜRELİ ZİYARETLER

 

Bu çevrimler dünyada çok yönlü ve çapraz çizgiler oluşturarak kentsel arası coğrafyaları beslediler. Kentler arası coğrafyaların formasyonları bugün yeni bir küresel siyasal ekonominin, yeni kültürel alanların ve yeni tip politikaların önemli altyapılarını oluşturmakta. Kentler arası coğrafyaların bazıları gayet kalın ve oldukça görünür durumda – profesyonellerin, turistlerin, sanatçıların, ve göçmenlerin belli kent grupları arasından akımları. Diğerleri ise ince ve belli belirsiz görünmekte – belli kentleri birbirine bağlayan oldukça uzmanlaşmış finansal ticaret ağları, bu ticaretin araçlarına ya da ihraç merkezlerinden ithal merkezlerine doğru akan çok çeşitli ürünlere ait küresel mal zincirlerine dayanmakta.

Son süreçte bu akımlara ait coğrafyaların uçsuz bucaksız yayılışı bu kavşaklarda bulunan kentlere daha da büyük önem kazandırdı. İstanbul gibi bazı kentler için bu eski bir tarih, Miami gibi olanlar için ise yeni. Asya’nın ekonomik ve jeopolitik dünya haritasındaki yükselişi, bu kentlerden bazılarının stratejik önemini artırdı, bunların arasında en çok öne çıkanı ise İstanbul.