İstanbul ve Çevresindeki Kentsel Mekanlar

Birkaç olgu ve rakamla başlamak gerekirse, İstanbul 15 milyonluk nüfusu ve kapladığı kentsel bölge ile Güneydoğu Avrupa’nın en büyük kentidir. Coğrafi olarak Boğaz tarafından ayrılan iki dar yarım ada üzerine kurulmuş olan kent, kuzeyinde geleceği için hayati önem taşıyan ve ekolojik bakımdan hassas ormanlar, su havzaları ve rezervuarlarla çevrelenmiştir. Topografya ve fiziksel engeller nedeniyle, nüfusun büyük çoğunluğu 100 kilometre uzunluğunda ve 20 kilometre genişliğinde çizgisel bir hat üzerinde yaşar. Bu nedenle kent nüfusu, tüm Hollanda nüfusu ile ile karşılaştırılabilir olsa da kentsel yaşam alanı Hollanda yüzölçümünün sadece yüzde 10’unu kapsamaktadır. Daha geniş olan İstanbul kentsel bölgesi ise, tüm ülke nüfusunun yüzde 20’sinden biraz daha fazlasını oluştururken, kent bütün ülkenin katma değerinin yüzde 40’ını, vergi gelirlerinin de yüzde 50’sini sağlamaktadır. Böylece ülke ekonomisi, imalat ve hizmet sektörlerinin önemli bir kısmı ile sosyal yaşam ve sanatsal yaratıcılığın büyük bir bölümü ülkenin bu küçücük kuzey batı köşesinde gerçekleşir.

Bugün kentin boyutları, yoğunluğu, dinamizmi ve genel görünümünden etkilenen çağdaş bir ziyaretçiyi, daha altmış yıl önce, İstanbul’un bir milyon kişiden az bir nüfusa sahip, dünya ticareti ile bağları kopuk, unutulmuş ve durgun bir liman kenti olduğuna inandırmak çok güçtür. Ancak, kentin yakın tarihi, İstanbul’un bulanık ve zorlu sosyo-mekansal biçimlenişine ışık tutar. Çeperde yer alan diğer ülkelerin çoğunda da görüldüğü gibi İkinci Dünya Savaşı’nın sonu Türkiye ve İstanbul’un sosyal tarihinde bir dönüm noktası oluşturur: Kayda değer sanayileşme çabalarına karşın, Türkiye’nin ekonomisi tarıma dayalıydı. Kentte yaşayanlar toplam nüfusun yüzde 20’sinden azını oluşturuyordu, sınırlı sayıda tarımsal ve bir avuç hammadde ve madenin ihracı ithalatı zar zor karşılıyordu.

1960’lı yıllardaki yeni birikim rejimi, konut ve kent hizmetleri gibi üretime dönük olmayan sektörlere yatırım yapılması konusunda caydırıcıydı ve yerli üretimi teşvik ediyordu. Bu tutumun altında, Türkiye’nin ancak sanayileşerek gelişebileceği ve böylece kentsel sorunlarını çözebileceği inancı yatmaktaydı. Beklendiği gibi, kentsel altyapıya ve kent içi ulaşıma yapılacak bütün yatırımların durdurulması, İstanbul’un kentsel dokusu üzerinde önemli sonuçlara yol açtı. Bunlara ek olarak, arsa fiyatlarının artması ve kiraların karşılanamayacak miktarlara çıkması, yeni ortaya çıkmakta olan orta sınıfların konut sorunuyla karşı karşıya kalmasına yol açtı. Yeni rejim kente göçle gelen yeni sakinlerin nasıl konut edinecekleri konusuna da sessiz kaldı, hatta görmezlikten geldi. Resmi çözümler bulamayan bu iki grup kent sakini ise, şu anda İstanbul içinin ve çevresinin ayırt edici yapısını oluşturan geçici çözümlere yöneldiler.
Yeni orta sınıflar için, bu tutum, eski müstakil aile evlerini apartman binalarına dönüştürmek anlamına geliyordu. Toprak sahiplerine nakit para ödenmiyor, bunun yerine arazinin ya da kiranın düzeyine göre, belli sayıda apartman dairesi veriliyordu. Bu durum, yatırım için gereken ilk sermayenin düzeyini düşürdü, sonuç olarak 1960’lı ve 1970’li yıllarda yapılmış olan ve her yerde rastlanan dört, beş katlı asansörsüz binalar ortaya çıktı. Bu gelişmeler, orta ve yüksek gelir gruplarını hedef alan küçük ölçekli girişimciler tarafından kentin rağbet gören ve nispeten daha iyi hizmet alan kısımlarında gerçekleştirildi.

Öte yandan, göçle kente yeni gelenler düzensiz olarak bölünmüş ‘özel’ mülklerin üzerine gecekondular yaptılar. İstanbul’da kaçak yapılaşma, topografya hiç hesaba katılmaksızın, küçük parsellerin üzerinde, dik açılı bir cadde ağının etrafındaki dar sokakların üzerine sırt sırta vermiş bina blokları şeklinde gerçekleşti. Gecekondulardaki koşullar ve hizmetlerin kalitesi zaman içinde gelişti. Su, örneğin, başta çok önemli bir meseleydi. Halk çeşmelerinden ya da belediye sarnıçlarından tedarik edilen suyun dağıtımı, işsizlere iş sağlayan bir küçük ev endüstrisi halinde gelişti. Kanalizasyon sorunu, foseptik tankları ya da bölgedeki dereler aracılığı ile çözüldü. Plansız gelişen yüksek yoğunluk nedeniyle, gecekondu mahallelerindeki kentsel altyapı önemli ölçüde düşük düzeydeydi. Sular sık sık kesilirken, su kalitesi de Dünya Sağlık Örgütü’nün standartlarından daha düşük bir düzeydeydi. Elektrik kesintileri de sık sık yaşanmaktaydı. Hizmet sağlayanların kronikleşmiş yatırım yapmama tutumları buralarda yaşayanları su depoları ve pompaları kurmak gibi kendilerine özgü çözümler yaratmaya yöneltti.

1980 askeri müdahalesinin ardından kentsel mekan üzerindeki kontrolünü pekiştirmek isteyen yeni rejim, işgalci konutlara bir düzen vermek amacıyla eşi benzeri görülmemiş bir reform yaptı. İmar affı 1984 yerel seçimlerini takiben çıkarılırken, boyutlarına ve inşaat koşullarına bakmaksızın bütün kaçak inşaatları ve kaçak eklemeleri düzene soktu. Af, belli bir dönüşüm süreci boyunca arazi kullanım hakkı ile kentsel süreçlere ve arazi kullanım hakkı sistemlerine ani ve önemli bir etki yapacak olan resmi tapuları sağladı.
Yeni ihtiyari ve planlama yetkileriyle ve bunların yanı sıra önemli ölçüde gelirle donatılarak kurulan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kentsel altyapıya, metropoliten hizmetlere ve kitle ulaşım sistemlerine çok büyük yatırım yapabilecek imkanlara sahipti. Telekomünikasyonun özelleştirilmesiyle artık bir hafta içinde telefon sahibi olmak mümkündü; halbuki, 1970’ler gibi yakın bir tarihte bu süreç yıllar sürebilmekteydi. Yeni liberal rejim, gümrük bariyerlerini indirdi, ev almak isteyenlere öncelikli krediler sağladı ve konut sektöründe sermaye yoğunluklu seri üretimi teşvik eden yeni yasalar çıkardı. Uzun vadeli kredi imkanlarının varlığı, uzun vadeli kentsel altyapı yatırımları, inşaat şirketlerinin, yani konut sektörünün yeni aktörlerinin, metropoliten alanın eteklerinde konut kompleksleri yapabilmelerini mümkün kıldı. Küçük üretimcilerin devirleri artık kapanmıştı.

İşte bu yeni ekonomik iklim ve yeni yerel yönetim döneminde, kent o güne dek görülmemiş bir hızla desantralize oldu. Nüfusun dağıtılması iş, hizmet ve alış veriş tesislerinin dağılması ile el ele yürüdü. Boğaz’ın üstüne kurulan ikinci köprü merkezdeki iş bölgesinin kuzeye doğru dağılmasını sağladı. Kamu iktisadi teşekküllerinin sistemli bir şekilde yatırımsız bırakılması ve özelleştirilmesi Haliç sahillerindeki imalat sektöründe ve fabrikalarda önemli kayıplara yol açtı. Boğaz boyunca yer alan benzeri mekanlar kültür sektörü içinde yeni kullanımlara ve yeni işlere dönüştürüldüler. Sonuç olarak küresel kentlerin çoğunda görüldüğü gibi, hizmet ekonomisindeki yükseliş finans ve hizmet sektöründe bol kazançlı bir yönetici azınlık kitlesi yarattı.

İstanbul, hala bol miktarda kaçak bina, dolmuş ve işportacı bulunmasına karşın artık bir gecekondu kenti değil. İstanbul artık yeni bir imge bulmamız gereken küresel bir kente dönüştü. Aşağıdaki harita, kentin biçimlenişinde etkili olan bitişik büyüme sürecini gösteriyor. Önceki sosyo-mekansal yapılar, doğmakta olan küresel bir kentin matrisleri ya da kuvözleri olarak kullanılabilir. İstanbul metropoliten alanının büyümesinin, inşaatı sürmekte olan yeni Marmaray toplu taşıma sistemi çevresinde şekilleneceğine kanaat getirdiysek de, bu büyümenin nasıl bir evrim geçireceğini henüz tam olarak bilmiyoruz. Ama önümüzde kentin farklılıkları üzerine tartışacak ve düşünecek engin bir kentsel çağın uzanmakta olduğunu biliyoruz.

Murat Güvenç kent plancısı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Tasarımı Yükseklisans Programı Profesörü’dür.
Eda Ünlü-Yücesoy kent plancısıdır ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Tasarımı Yükseklisans Programı’nda Yardımcı Doçent Doktor’luk görevini sürdürmektedir.